kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kişisel gelişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ekim 2012 Salı

Anlam-anlama-anlayış







Yataktan kalkarken aldığımız nefesin kalitesiyle başlayan, enerji durumuyla belirlenen, hava durumu, ev durumu, iş durumu ve bilumum durumlarla şekillenen günü; besleyen, şekillendiren ne çok uyaran var aslında..Somurtuk bir yüz, görgü yoksunu  bir insan, kaba bir davranış ne kadar kötü etkiliyorsa; parlayan güneş, gülümseyen yüzler, nezaketi ölçü edinenler bir o kadar güzelleştiriyor.

Bu mevsimde pek de alışık olmadığımız oranda içimizi dışımızı fazlasıyla ısıtan, günümüzü ışıtan güneş imzasını atıyor sonbaharın ortasında olduğumuz bu günlere..Hırkaların, ceketlerin hatta şemsiyelerin özlendiğini düşünüyorum..Her şey zamanında, kararınca olunca güzel ama adını çokça duyduğumuz küresel ısınmanın hediyesi bize, mevsim normallerinde seyretmeyen hava..

Normların ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyor insan, uçlarda yaşananlara tanık olunca..Bu;
kişisel özelliklerle başlar da, hava olayları, ahlaki değerler, sosyal olgular, dünya kriterlerine kadar gelir..

Tabi hep normlar dahilinde geçmez yaşam..İnişler-çıkışlar olduğu gibi durağan haller de mevcuttur yaşamın renkleri arasında..Pürüzler, sıkıntılar, çözümsüz dertler, çözümlü olup da çözülmez gibi görünenler..Kapana kısılmış gibi hissetmeler, çıkmaz sokakların köşelerinde, açmazların kilidinde sıkışmalar, hiç durmayacakmış gibi yağan yağmur, yerden hiç kalkmayacak gibi duran metrelerce karlar ve derin sularda boğulmalar..

Hepsi yaşadığımızın göstergesi, çeşitliliği..Görünen yüzü bu tabi, o sıkıntıların bir de arka yüzü var ki; bunların neden yaşandığı, yaşanırken götürdükleri sandığımız getirdikleri, öğrettikleri, söyledikleri, gizledikleri ve daha neler  neler..

Ama biz şekilciyiz, şekle görünene değer veririz..Ardındaki ihtimalleri, gizemleri görmeyiz göstermeye çalışan olsa da itiraz eder, kabullenmeyiz..Öyle kolay değil hayat, tepside sunulmuyor..Tepside sunulduğunu sandıklarımızın işi daha zor aslında, o da yaşanmadan bilinmiyor..

Sözün özü bir hediye yaşam bize, hediyenin büyüğü küçüğü, güzeli çirkini olmaz..Neyse kabulümüzdür deyip yaşamalı..Bu çeşitliliğin, renkliliğin oluşturduğu farkındalıklarla zenginleşip, en büyük zenginliğin anlayış, anlama ve anlamda olduğunu bilmeli..
Anlamı  anlayıp, anlayışla yaşamalı..
 

17 Ekim 2011 Pazartesi

başa gelen çekilir..




Her zaman her istediğini vermiyor elbette hayat..Tüm koşulların uygun olsa bile çok istediğin, çok yaklaştığın halde olmuyor işte, gelmiyor sana..İlk bakışta bu kötü gibi görünüyor tabi..Bir olayı yaşarken onun neden yaşandığına dair fikir yürütebilme sanırım çoook tecrübe gerektiriyor

Hani hayırlısı denir, kısmet denir ya sadece dil söyler onu.Oysa yürek bangır bangır bağırır "ben çok istiyorum" diye.."O" her neyse o an ulaşılmaz gelir, ulaşılmadıkça da (aksi iddia edilse de kabul etmem) daha bir çekici gelir..

Başına her gelenin vardır elbet bir sebebi..Belki kendini geliştirmen içindir, belki yardımına ihtiyaç duyuluyordur, belki başkasına cezasındır ya da iyilik..Belki anlaman içindir hayatı, büyümen için, geşimen içindir..Ya da sadece öylesine de olabilir..Denk gelmiştir..

Neyse gelen başa, çekilecektir aslında..Üzerine günlerce konuşulsa da, geceler boyu düşünülse, bardaklar dolduracak kadar gözyaşları dökülse de..Sonunda bir kazanç olmasa da kayıp olmaması bir kazançtır aslında..

Yaşarken bunları anlamak elbette kolay değil..Denizin ortasında tek başına dalgalarla boğuşurken, yüzmeyi bilmek yetmez..İnanca, güvene, morale ihityaç duyulur..İşte yaşamdaki zorluklarda da böyle, geçecektir mutlaka ama önce sana ihtiyacı vardır..

Kimsenin elinde bir sihirli değnek olmadığına göre önce başroldekine düşer iş, sonra yardımcı oyuncular girer devreye ve tabi ki olmazsa olmaz zaman..Zaman en etkili ilaç tartışmasız..Geriye dönüp baktığında zamanın bir çok şeyi tedavi ettiğini görmek hiç de zor değil.

Ben de yirmili yaşlarda böyle düşünemiyordum elbette.Yaşadığım olayları o an için dünyanın en büyük sorunu haline getirip, daha da kaosa dönüştürdüğümü şimdi görebiliyorum..Hata etmişim diyorum ama bugün sorunlarla boğuşurken en önemli silahımın; o zaman ki sabırsızlığım, pireyi deve yapışlarımdan edindiklerim olduğunu hatırlayarak yatıştırıyorum kendimi..Ve bunu öneriyorum bu satırları okuyan herkese..

Yaşadığın herşey senin..Senin seçimin farkında olmasan da..Senin davetine icabet..Öyleyse dikkat et çağırdıklarına; bazen söylediklerin, bazen düşündüklerin, bazense hareketlerin birer davetiye..O zaman sahip çık hayatına gelenlere, memnun değilsen de güle güle de..

Hayatta herşey geçici.En büyük sorun da, en büyük mutluluk da..Geriye kalansa  sadece "hoş bir seda".

                                                             

4 Mayıs 2011 Çarşamba

özgür olsan..

                        
Bir kuş kadar özgür olmak ister misin? Gökyüzünde süzülmek, istediğin coğrafyada hüküm sürmek..Bir yere ait olmamak, her yere hakim olmak..Bugün burda olmak, yarın nerde olacağını bilememek..Kimseye bağlanmamak, bağlamamakta hiçbir şeyi kendisine..Öylece bırakıvermek istediğin zaman..Hesapsız, plansız hareket etmek..


Yorulduğunda duraklamak istediğin yerde, nefes almak, soluklanmak.. Ardından istediğin zaman istediğin yerden devam etmek..Düşünmemek hiçbir şeyi, sonucunun endişesini duymadan davranmak, hareket etmek..Zorunlu diyaloglardan, zaman mekan paylaşımlarından sıyırmak kendini alabildiğince..


Kimseye dert anlatmaya çalışmamak, anlatacaklara da dinleme, anlama sorumluluğu yaşamamak..Sadece sen olmak, senden mesul olmak..Bir  sen için yaşamak , bir sen olmak..Nerde olmak istersen orda açmak gözünü güne, hangi iklimde istersen orda devam etmek mevsimlere..Yıllara hakim olmak, yollara hakim olmak..

İsterim dersen eğer; bil ki yalnızsın, yalnız yaşarsın ondan sonra..Öylesi kanat çırpmak istediğin her şeye, hayatta tek olmak, yalnız kalmak demek..Eğer yaşıyorsan sorumlusun önce kendinden, sonra sevdiklerinden, sevmediklerinden..Herkese karşı bir duruşun , bir görevin var yapılması gereken..Zor gelse de zaman zaman  bağlılıklar, sorumluluklar, görevler seni sen yapanlar, onlar..


O zaman gel fark et! Kaybetmeden elindekilerin değerini, oflama puflama yaparken vecibeleri..Özgürlük, sonsuzluk da mutlu etmez, huzur vermez..O zaman gel fark et!  Çok istiyorsan özgür olmak, kafeslerin içinden çıkmak; bunu yaşam alanında yap..Molalar ver ufak ufak, hiçbir şeyi geride bırakmadan soluklanmak..Kendine bunu yap!
                          
 görsel:web

8 Nisan 2011 Cuma

yaşamak..

                
                                       
 "Nefes alırken; dünyadaki iyi,  güzel, olumlu her şeyi içimize çekmeli, verirken; kötü, çirkin negatif ne varsa dışarı atmalı"..Bilindik bir cümle bu, söylemesi kolay ama yapması  zor gelen..Pozitif düşünce gücüne her zaman inanan biri olarak, güne güzel başlamak adına öncü oldu diyebilirim bu söz..


Gözlerimi kapatıp aldığım her nefeste; güzel olduğunu düşündüğüm, bana iyi gelen şeyleri hayal edip, derin bir şekilde içime çektim.Tuttum orda nefesimi, ağzımı sımsıkı kapattım gitmesinler diye, sonra kendimde, dünyamda olmasını istemediğim şeyleri hızlıca düşünüp yoğun bir itici güçle dışarı çıkardım..


Bu seansı üç kez tekrarladım..Derin bir rahatlık, huzur hissettim.Normalde nefes alıp vermek rutin bir eylem..Çoğu zaman fark etmem bile..İçimi sıkan bir şey olduğunda derin nefes alma isteği kendiliğinden gelir oysa ki.Sıkıntıyla derin nefes alma isteği arasındaki bağlantı nedir acaba dedim, düşündüm..

Nefes alan her canlı yaşıyorsa, yaşam kalitesinin nefesle kurabileceği fikri de makul geliyor kulağıma..Bol oksijenli, yemyeşil bir ortamda alınan derin bir nefes,türlü sebeplerle kirlenmiş bir havada solunan nefesle karşılaştırılamaz elbette..

Söz konusu olansa;  fiziki koşullar ne olursa olsun, düşünce gücüyle hissetmek, oksijeni en bol ortamdaymış gibi hissedip, nefes almak..Sinirli anlarda denir ya "derin nefes al".. İşte alınan o derin nefes, ben istemesem de tazelenmiş bir oksijenle beni yatıştırıyor..Beyin hücrelerimi yeniliyor, daha mantıklı düşünmeme sebep oluyor..

Aslında bizim için her şey düşünülmüş, yaşam kaynağımız bize can verirken, içine her şeyi de koymuş..İş bunları keşfedip uygulamaya koymak..Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi nefesten ibaretse, olumsuz düşünerek aldığım nefes beni yaşayan bir ölü yapmaya mahkum eder..


İncelik burda saklı işte..Nefesimi nasıl kullandığımda, ister nasıl yaşadığımı düşünmeden nefes alırım ölü gibi, ister aldığım her nefesin değerini bilip yaşarım canlı gibi..

6 Mart 2011 Pazar

son bir şans..



 

Keşkeyle başlayan cümleler...          

Pişmanlıkla geçen yıllar..                   

Şimdiki aklım olsaydı diyenler.. 
                                                                                                                                            
Okurun çok az olduğu günler olduğunu bilmeme rağmen bugün içimden bu geldi...
Acaba hepimize son bir şans verilse, geçmişte aldığımız kararlardan hangisini değiştiririz diye..

Tabi ki önceliğim kendime, kimbilir ben neleri değiştirir, kimleri çıkartırdım diye..Fakat öyle uzun boylu değil bu şans sadece tek bir şeye...Ben buldum kendi cevabımı üzülerek de olsa..Şimdi keşke diyorum aaah keşke....

Sizden bunu kendinize sormanızı istiyorum izninizle.. Cevabı  benimle paylaşmanızı istemiyorum tabi..Kendiniz bilin ve eğer değiştirebilseydiniz şu an hayatınızda ne gibi farklılıklar olabileceğini hayal edin..

Ben mi ben hayallerimde yolculuk yapıyorum şimdi..

Kimbilir belki de karşılaşırız bir yerlerde..

         

3 Mart 2011 Perşembe

pişman mısın?

Pişman değilim ben sevdiğim için..Kendi isteğimle burdayım, kimse zorlamadı beni ..Gelmek istediğim için geldim, görmek istediğim için baktım...Kokusunu almak istediğim  için derin derin  çektim içime..


Kimse zorlamadı beni sev diye..Kalbim kimsenin etkisiyle çarpmadı deli gibi..Saatlerce içimden geldiği için izledim onu..Sesini çok sevdiğim için yıllarca dinledim ben..

Kavgası bile güzel geldiği için en karışık günlerde gitmedim..Bağırırken bile gülümsediği için bana vazgeçemedim ondan..En öfkeli günlerinde, düşen yıldırımlarda, çakan şimşeklerde bile korkmadım beni sevmediğinden..

Bana verdikleri için sevmedim ben onu..İş, aş yada para değil beni ona bağlayan..Olmasa da hiçbiri severdim yine onu ben..Ne baharda açan çiçekler, ne kışın yağan karlar, ne sonbaharda düşen yapraklar...Yaz geldiğinde içimi ısıtan güneş olmasa da severdim ben..

Sevmek için varım demek ki ben..Yaşamı sevmek, yaşayanları sevmek, yaşatanı sevmek..Yaradanı sevmek..Pişman değilim herşeye rağmen sevdiğime..Biliyorum sadece sevgi ayakta tutuyor canlıları..Su çiçeği sevmediğinde bile çiçek solarken insan insanı sevmezse, insan kendini sevmezse, nasıl devam eder ki yaşam?

Bir bebek gibi; yaşamak ta, gereksinimleri yerine getirildiğinde devam eder..Ama ya ihtiyaçlar; onlar olmazsa bebek eksik kalır, yaşamın eksik kaldığı gibi..Sürer gider ama cansız, ruhsuz, renksiz..Her türlü vardır, ne gerekiyorsa yapıyordur, arandığında bulunuyordur..

Bir tek kendi aradığında yoktur insan..Kendini aradığında, kendine ihtiyacı olduğunda..Herkese ilk yardım gibi yetişirken , kendi çağırdığında duymaz sesini belki de duymak istemez..Çünkü kendine yoktur hayrı..En önemli gıdayı eksik bırakmıştır kendinden..Cılız bir  ses ne kadar duyulur ki cılız bir yürek yardım etsin kendine..

Pişman değilim herşeye rağmen sevdim yaşamımı ben..Pişman değilim her türlü zorluğuyla sevdim yaşamayı ben..Pişman değilim severek yaşamayı seçtiğim için ben..
                                              

28 Şubat 2011 Pazartesi

ayrılan yollar

Paylaşımların ortak olduğu zamanlarda birileriyle yolumuz kesişmiştir elbet..Onlarla bir süre yola devam etmiş sonra herkes kendi yoluna gitmiştir..Sanki o zamanlarda hep beraber olacakmışsın gibi gelir ama öyle değildir..Ortak konu neyse, o bitince yavaş yavaş  kopmalar başlar..


Öyle ama, hayatımıza bir dönem giren herkesin hayatımızda kalması aslında imkansız gibidir..Ne ruhun ne beynin taşıması olası değil o kadar kişinin yükünü..Aslında geriye kalanlar gerçek yol arkadaşlarımızdır..Vazgeçemediklerimizdir onlar, olmazsa olmazlarımızdır..

Aslında zaman belirler onların kimler olacağını..Belki hepsine aynı şansı verirsin ama kişiler kendi seçer nerde olacağını..Şöyle bir geriye dönüp baktığımızda kimlerin yarı yolda indiğini belki de hatırlamayız bile..İndirmek istediklerimiz olmuştur inmeyen, yada inmesin diye beklediklerimiz alelacele inmiştir..

Daha kimler misafir olacak hayatlarımıza, sadece bir kahve içip gidecek olanlar, ya da yerleşip kalacaklar..Sayılarını, cinsiyetlerini, adlarını bilemeyiz..Ya molalarda, ya hareket halindeyken tanıyacağız onları..Ama hepsi birer iz bırakacak bizde; kimi derinde, kimi yüzeyde..

İnsanız hepimiz etten, kemikteniz, duygularımız benzer, duruşlarımız benzer, isteklerimiz benzer..Ama hayatlarımız çok farklı..İşte o yol arkadaşlarından, bambaşka hayatlardan, ayrılan yollardan elimizde kalansa sadece yaşanan..

                                             

17 Şubat 2011 Perşembe

hayatı yaşanır kılmak..

Kolay değil  nefes aldımız dünyada yaşamak..Yaşamak nefes alıp  vermekten ibaretse, o zaten bize verilmiş bir hediye..Yok değilse, nefes almaktan öteyse, işte o zaman yaşamak zor..Hayatı yaşanır kılmak zor..

Kimilerine gümüş tepsilerde sunulmuş yaşam, kimilerine ise sunulmuş hiç bir şey yok..Kimse halinden memnun değil..Mücadele ederek elde ettikleri bile değersizken, bir de çaba sarfetmeden sahip olduklarını düşünün..İnsan emek vermezse, bilmez değerini;  hayalini kurmazsa, ona ulaşmak için planlar yapmazsa, anlamaz ki  önemini, aklı hep elde etmediklerinde kalır..Elindeki mutluluk vermez ona..
 

Şimdilerin büyük sorunu bu mutlu olamama..İnsani değerler bile anlık tüketilirken, hangi madde , hangi materyal ruhu tatmin edebilir ki..Aslında ruhun tatmini şükür..Sahip olunanların farkında olmak ve şükrünü bilmek..Çok klasik bir söylem ama sahip olduğumuz; bir makine hassasiyetiyle çalışan organlarımız, başlı başına bir lütuf...Ondan sonrası size kalmış..İster hayal kurarsın önce, sonra çalışır elde edersin, ister akışına bırakıp seyredersin..


Hangi koşulda olursa olsun, yaşanır kılmak için hayatı uğraşmalı insan..Olabilitesi olan şeyler için mücadele etmeli, olmayacak duaya amin demek zaten baştan yanlış..İnsan istediği şeyin önce rüyasını görmeli ki sonra gerçek olsun.. Kimseye oturduğu yerden kısmetler yağmıyor..(istisnalar kaideyi bozmaz tabi :)

Herkesin yapabileceği olduğu bir şey olduğu kanaatindeyim bu konuda..Küçüğünden büyüğüne herkes yaşam kalitesi adına bir tuğla daha  koyabilir ..Önemli olan bu güce sahip olduğunun farkında olmak..Neleri değiştirebileceğini bilmek..


İstemek çok istemek..İstemek göz ardı edilemeyecek bir gerçek..İstersem olur yapabilirim..Neyi , ne kadar ve neden istediğimi bilir ve kendimi buna inandırırsam yapabilirim..Elimde bana verilmiş bir irade, olanları yapacak bir güç var, geriye kalan sadece uygulama..

Değer buna.. Bizim bilmediğimiz, ama  belli olan bir yaşam süremiz var..Bu süreyi yaşanır kılmaktan öte, keyifle yaşanır kılmak için verilecek çabaya değer..Bu yolda yürümeye, yorulmaya değer..


Farkındalıkların zirve yaptığı, yaşanılası hayatlara..

                        

13 Şubat 2011 Pazar

hesaplaşma..

Geçmişle kavga etmediği gün yoktu nerdeyse..Bugün olan her şeyi geçmişe bağlıyordu. O zamanın oyuncularına..Neler yapmışlardı ona, neler çalmışlardı ondan? O ana ait neleri mahvetmiş, yarınlara ait nelerden vazgeçirmişlerdi? Günü yaşamıyordu, en ufak bir sorunda hemen geri dönüyor, bir bağlantı kuruyordu geçmişle..


Oysa kaçıştı yaptığı, bugün başkaydı, dün başka, yarın da başka olacaktı..Etkileşimler göz ardı edilemezdi ama her günü bağımsız ele almalıydı..Geçmişten dersler çıkarmak, olmazsa olmazdı..Geçmişte yaşamaksa yapılabilecek çok büyük bir hata..


Karşısına çıkan insanlar mı bencildi? Matematiksel beyinlere sahip olanlar mı hep karşısına çıkmıştı? Ya da duyguları mı alınmıştı onların? Onlar için yürek, kalp, hassasiyet gibi kelimeler, olgular yok muydu?

İşte sorun buydu galiba..O hep yüreğiyle, vicdanıyla hareket etmişti..Duygular onun için önemliydi..Sadece kendini düşünemezdi..Onunla yaşamın on dakikasını bile paylaşıyorsa biri ; değerliydi, duyguları önemliydi..Ona göre davranır, incitmezdi..İnsandı karşısındaki ettendi , kemiktendi..Öyle düşünmeden konuşmazdı, yaralamazdı kimseyi..


Yaralanmaya çok müsaitti ama..Anlaşılmak isterdi anladığı kadar, dinlenmek isterdi,  kendi dinlediği gibi..Karşısına hep mi ben merkezli insanlar çıkar? Hep mi dünyayı kendi çevresinde dönüyor sanan insanlar?

İşte bundandı belki hayata kızgınlığı, küskünlüğü..


Yok yok bu olamaz sebep..Sebebi geçmişte aramak, başka insanlarda bulmak suçu yakışmazdı  ona..Sebep kendisiydi..Herkesi sevdiği kadar sevmemişti kendini..Onları dinlediği kadar kulak vermemişti kendi sesine..Arkadaşlarının, belki ailesinin isteklerini koyduğu gibi, ilk sıraya koymamıştı isteklerini..Kendini ikinci plana atan yine kendisiydi..

Evet bencil olan kendisiydi..Kendi kendine ihanetti bu sanki..Kendi ruhuna bencil davranmıştı, kendi duygularını hiçe saymıştı, kendine hak ettiği değeri vermemişti..Ama bunlar onun için birer öğretiydi..


Bu saçma sapan öğretiler kim bilir daha kaç hayatı anlamsız kıldılar? Zincirleme kaza gibi insan ilişkileri..Biri durursa diğerleri de ona çarparak duruyor..Çarpmanın etkisi büyük; ölüler, yaralılar..Ölüler elbette çok büyük kayıp, yerleri dolmaz...Yaralılarsa tedavi olmadan devam ederlerse asıl tehlike o zaman ...


Bitmeyen kazalar, sayılamayan kazazedeler..
 
Sevilmek, saygı görmek, takdir edilmek güzel payeler hayatta..

Daha güzeliyse  SEVMEK ..

Sevmeyi bilmek için, sevebilmek için ..

Aslolan  kendini SEVMEK..

7 Şubat 2011 Pazartesi

kış güneşi..

Güneş bulutların arasından sıyrılmış, öncelikle kendine güzelce bir yer edinmiş, oh be diyerek gerine gerine yayılmış ve başlamış dünyayı aydınlatmaya ve ısıtmaya..İşte o aydınlanan ve ısınan coğrafyadayım ben şu an..Sadece günü aydınlatmıyor, bitkilere, hayvanlara, insanlara enerji veriyor..Yeşiller daha bir yeşil görünüyor, karıncalar daha bir hareketli...İnsanlar mı? Onlar da pazartesi sendromu demeden ,
yüzlerde bir tebessüm koşuşturuyorlar..

Biliyorum bazıları hemen şöyle düşünecek ? "Nerden biliyorsun? O senin düşüncen kimsenin tebessüm ettiği yok güneşe ve hayata"..Ama hayır evden alelacele çıkarken apartman önünde rastladıklarım, trafikte karşılaştıklarım hepsi çok canlı ve pozitif göründü gözüme..Tamam tamam kabul ettim bu benim aydınlanmam , benim ısınmam benim  güne bakışım...Elimde değil böyle coşkulu hissedince güneşi ve günü, herkesi o gruba dahil ediyorum..

Olsun, öyle hissetmeyenler varsa bile , yayılan bu enerji onlara dönsün..Atsınlar derdi kederi bir tarafa , bu sıcacık ve harika kış güneşine dönsünler yüzlerini, gülsünler..
Gülsünler ki hayat da onlara gülsün..

Bumerang gibi..

6 Şubat 2011 Pazar

suç kimde?

Suçlular cezalarını bulur mu? Bulsalar sanırım tekrar suç işlemezlerdi..Ne çok faili belli var, cezasız ortalıkta dolaşıyor..Yeni kurbanlar arıyor..Suç aletleri silah ama mermi atmıyor..Mermiden daha derin yaralar açan sözler ve eylemlerle vuruyorlar hedeftekileri..Ortalık kan revan  içinde değil; kırgın bir yürek, ıslanmış gözler geride kalan..
"Amaaaan sen de o bir şey değil, can sağlığı olsun" derler hemen... "Geçer, zaman herşeyin ilacıdır...Ölüm olmasın yeter ki" diye teselli ederler.. Ölüm yitikliktir, ölü duymaz ki yüreğindeki acıyı, delip geçen sözü..Kalanı paramparça eder pervazsızca, umursuzca söylenen sözler..Bilir mi ki onlar; daha kaç kere ağlayacak o gözler , kaç kere daha vurulacak yürekler?..Ölüm bir keredir, ama öldürmeyen kurşunlar bir ömür devam eder..
Yok yok suçlular cezasını bulsa, daha suç işlemezler..Kimsenin hayatına kastetmezler.On sekizinde alınan silahtan bahsediyorlar..Evet tabi ki tehlike , tabi ki yanlış..Ama daha büyük silahı gözardı ediyor sosyologlar, psikologlar, eğitmenler, ebeveynler..Söz silahı, savaşçı kelimeler, daha küçücük çocukların diline dolandırılıyor..Önce kendilerini öldürüyorlar, sonra karşılarına çıkanları..
Yanlış evde başlıyor yani..Annede, babada, dedede,.....Bağırıyorlar, çocuk şiddeti marifet sanıyor..İncitiyorlar, çocuk kırmayı öğreniyor...Ağlayanı ayıplıyorlar, çocuk duyguları önemsemiyor..Öyle konuşuyorlar ki, çocuk merhamet duygusunu yitiriyor...Ve büyüyor..
Düşene bir tane de o vuruyor..
Güçsüz bulduğunu eziyor..
Savaşın sadece silahla olduğunu zannedip sözleriyle yıkıp geçiyor..
Geride bıraktığını düşünmüyor..
Defalarca kırılan kalp, parçalanan yürek sonunda katılaşıyor..
O da acımıyor, artık acıtıyor..
İyiliğin yayılması ne kadar zorsa, şiddetin, kabalığın yayılması o kadar kolay..
Herkes kolaya kaçıyor..
Ortalık suçludan geçilmiyor..

1 Şubat 2011 Salı

geçmişte aramak..

Kendini dinlemek, her şeyden kaçmak, geçmişe uzanıp bugünü unutmak, yarınıysa düşünmemek..Bu pek de sık yaptığım bir şey değildir..Anı yaşamayı tercih etmişimdir hayatım boyunca..Tabi gençlik yıllarındaki ileriye yönelik hayalleri saymazsak..

Kendimi dinlemeye çok vaktim oldu bu altı günde..Önce yakın geçmişe döndüm tabi, hatta düne..Yavaş yavaş daha geriye gittim..Gittiğim her zaman dilimini, okumakta olduğum kitabın bir sayfası gibi düşündüm...Okudukça sayfaları geriye doğru, bu kitabın kahramanı olmak hoşuma gitti..

Zaman zamansa hiç sevmedim kahramanın yaptıklarını..Sinir oldum, yadırgadım, ayıpladım..Ama her şeye rağmen güzeldi  geriye dönmek..Bir nevi iç yolculuktu, kitabın sayfalarını geriye doğru çevirmek..İleriye yönelik yazılacak sayfalar hakkında bana ışık oldu desem yalan olmaz..

Yaşamımı onar yıllık periyotlarla değerlendirdim..En yakın olan otuzlu yaşlardan başladım, yirmili, onlu yaşlara kadar yürüdüm geriye doğru..Ve düşündüm ki akıl, beden ve  ruh sağlığı ile yaşayabileceğim, en iyi şartlarda  belki de üç periyodum var..Geçen periyotların hızını düşününce ise korktum bir an..Sonra dedim ki dolu dolu geçirilen, hissedilen mutlu  bir dakika bile bir ömre bedelken endişe etme.

Kalan zamanı da bugüne kadar olduğu gibi, anlarla yaşa..Anlık mutluluk gibi, anlık hüzünler de kalıcı olmaz..Mutlu anları biriktirmeli, hüzün barındıran anlar ise unutulmalı..

İşte bu düşünceler arasındayken kahramanı olduğum kitabın sayfaları arasından çıkıp, yaşadığım anın güzelliğine döndüm..Diğer kahramanlarla beraber yeni sayfaları oluşturmaya, daha ileridekilerinin de taslaklarını şekillendirmeye başladım..Biliyordum ki kitabın sonu bana bağlıydı..Ve bitmesini istediğim şekilde yaşamalıydım..

Bu yolculuk bir başlangıçtı..
Bir final değildi..

Belki de hazırlıktı..
Kitabı ters yöne doğru okumak bugünü anlamaya, yarını anlamlandırmaya hazırlıktı..

Dinlenmiştim; düşünmüş, sorgulamış, yargılanmış, anlamış, anlaşılmış kızmış, cezalandırılmış, sevmiş, sevilmiştim diyerek kapadım gözlerimi..


Umutla..
                                                        
Yarınlara..

21 Ocak 2011 Cuma

camdan kalp..

Ne olduğu anlaşılmadan geçen ilk on beş yıl demiştim bir önceki yazımda..Haksızlık ettiğimi düşündüm o yıllara ve geçtim bilgisayarın başına..Sonraki on beş yılların nasıl geçebileceğini belirleyen  bir on beş yıldı oysa..Evet kesinlikle haksızlık ettim..

Düzeltiyorum şimdi..Gözümüzü açtığımızda bu dünyaya her şeyden habersiz, kimi yokluğun içine doğar, kimi bir savaşın, kimi bir sarayın ya da konağın, kimiyse bir cami avlusunun önüne..Benzemez kimseninki birbirine..Benzeyen bir şey vardır ki, hepsi habersizdir yaşayacaklarından..Geçen yaşlarla birlikte anlarlar kimliklerini, statülerini..Hiç bir çocuk istemez; ağlamak, acı çekmek, şiddet görmek..Hak etmez de o minicik bedenler ve yürekler...Kırılgandır onlar, ürkek, çekingen..

Bu yıllarda  atılır tohumları kişiliğinin..Evin içinde huzur varsa öğrenir huzurlu olmayı, sevgi varsa  çocuğa , eşe, kardeşe, sevmeyi öğrenir..Merhamet varsa  kuşa, çiçeğe, böceğe, kıymet vermeyi öğrenir..Bu yıllarda şekillenir her şey, o yüzden hep bir "çocukluğuna inelim" söylemi vardır.O yüzden yirmisinde de ellisinde de hep bugünlere dönülür, nerde ne olmuştu sorgulanır, o gün yaşananların sebepleri hep ilk yıllarda aranır..Ya "annemden böyle gördüm" denir, ya da "babam eve gece çok geç gelirdi", "annem hep yalnızdı", "abim alkol alırdı", örnekler sayısı belirlenmeyecek şekilde çoğalabilir..Cevapların tek adresi ise ilk on beş yıl..

İyi ki mutlu bir çocukluk geçirmişim, iyi ki evin en küçük çocuğu olmuşum, iyi ki beni hem çok seven, hem de koruyan iki abim, bir de her başım sıkıştığında beni bıkmadan usanmadan dinleyen, uykum geldiğinde  bile başımı omuzuna yasladığım bir ablam varmış..Annemin şefkatini, babamın tüm heybetiyle arkamızda duruşunun etkisini ise hala yaşıyorum..

Ben çocukluğuma indiğimde sevgi ve güven buluyorum, işte bu yüzden seviyorum, güveniyorum, önemsiyorum..Benim çocuklarım  da dahil tüm çocuklara önemsendikleri, güvendikleri, sevdikleri ve sevildikleri bir hayat diliyorum..Çok klişe bir cümle vardır "bugünün çocukları yarının büyükleri"..
İşte bugünün çocuklarına, camdan bir kalp taşıdıkları düşünülerek davranılırsa, yarının sorunsuz , çocukluğuna inilmeyen büyükleri elde edilir..

20 Ocak 2011 Perşembe

başa gelen..


Kendimi seviyorum dedi aynaya bakarak..Evet kendini seviyordu, güzel bir yüreği vardı, sevmeyi öğrenmişti, çünkü sevilmişti , affetmeyi  de öğrenmişti, hataların içinde ..Gülümsemeyi biliyordu hayata, çünkü kahkahalarla gülmeyi öğrenmişti..Hayatla dalga geçmeyi de biliyordu, kalıcı olmadığını öğrenmişti..

Otoritenin , saygının yer aldığı, sevgi ve şefkat dolu ama şımartılmayan, bolluğun olduğu ama israf edilmediği, miktarı az olan şeylerin bölüşüldüğü, dertlerin paylaşılarak azaltılıp, mutlulukların birlikte coşkuyla yaşandığı bir  ortamda büyümenin verdiği huzurla seyrediyordu dünyayı..

Kurallar hayatın bir parçasıydı..Hoşgörülü olmaya engel olmazdı ama kurallar..Tamam düzen için gerekliydi onlar..Bazen de esnetilebilirdi..

Kendini sevince insan herkesi her şeyi sevebilirdi..Sevince; hayat daha katlanılır, sorunlar daha bir çekilesi gelirdi.Kendini sevince hayatı da sevebililirdi, tüm zorluklarıyla, tüm dayanılmazlıklarıyla..İnsan gibi muhteşem bir varlığın baş edemeyeceği bir şey olmamalıydı..Tamam üzülebilirdi, korkabilirdi, şaşırabilirdi bildiği bir şey vardı ki insanoğlu baş edebilirdi...

"Allah dağına göre kar verir", "başa gelen çekilir" bu sözler de yadsınamaz..Kim başına geleni çekmemiş ki..Kim günlerce ağlamamış, dertlenmemiş, söylenmemiş, belki de isyan etmemiş ki...Sonunda ise ya zamana bırakılmış, ya da müdahale edilip seyri düzelmiş...

Bir kere dünyaya geliyor insan, ortalama altmış yıl ömür, ilk on beş yıl zaten ne olduğu anlaşılamadan geçiyor..On beş yirmi beş arası zirve yıllar , her şey bir kolay, bir güzel geliyor..Kalıyor geriye  kırk yıl..O da belki bir yastıkta kırk yıl diye düşünürken gözlerini ayırdı aynadan..Kalan zamanı düşünmeden yine iyi yaşamalı, iyilik yaşatmalı, sevmeli herkesi, kıymet bilmeli diyerek çıktı evden...

                 

17 Ocak 2011 Pazartesi

gülümse..

Berbat bir hava insanın hayattan nefret edesi geliyor, karanlık, puslu, soğuk ve zevksiz..Ev soğuk, yataklar dağınık, daha kahvaltı masası bile toplanmamış..Pazar gününün rehaveti çökmüş üzerimize…Akşam için yemek hazırlanması gerek ve olası bütün seçenekler zihinden uçup gitmiş..

Ne kötü bir gün, birinin bu hafta yedi sınavı var kitapların arasında boğulmuş, destek bekler, diğeri finalleri için arkadaşına gitmiş hasta hasta.Gelir ’beni iyileştir anne’ der..Bir diğeri ise dışarıda takılıyor arkadaşlarıyla..Az sonra toplanırlar , kurt gibi acıkmış olarak..Dışarıdan da söylenmez, bir gün önce o yola başvurulmuştur çünkü...Kalkmak gerek, mutfağa girip şöyle  güzel bir Arnavut ciğeri, yanına patates kızartması, birde salata tamam işte..

Kötü olsa da, dışarıdaki  hava ya da bizim havamız, hayat devam ediyor..Yapılması gerekenler yapılacak, alınması gerekenler alınacak.Hani derler ya hayat durmuyor..Bazen kızarız bu duruma ‘canım şimdi de bu olur mu , böyle olur mu’ deriz..Aslında iyi ki de durmuyor hayat ..Bize kalsa biz en ufak bir engelde tökezleyip, bozacağız moralleri, bir adım geriye atacağız..

Oysa hep bir adım geriye giderek yürüyebilir miyiz yollarımızı, ilerleyebilir miyiz istediğimiz yere? İyi ki de durmuyor hayat, iyi ki de bizi beklemiyor..Biz hızlanalım, yetişelim onun akışına, kaybetmeyelim bizim için geçen zamanı..

Tam olumlu düşünme gücünün  devreye girme zamanı..Ne zaman ruhumuz karanlık, puslu , işte o zaman içimizdeki  ışıklar yanmalı, önce yüreğimiz aydınlanmalı sonra da aydınlatmalı.Bunu uygulamalıyım hemen harekete geçmeliyim , önce ben yapmalıyım..Bekleyin evdekiler geliyorum havamızı değiştirmeye..Biliyorum çünkü ben gülümsersem onlar da gülümseyecek ..

Beklemeyin o zaman siz de gülümseyin bu kasvetli pazara..

Gülümseyin  belki de yolunda gitmeyen yaşama...

                                  
                                                        

28 Aralık 2010 Salı

karanlık..

Sabah olmuştu, güneş günü aydınlatmıyor, bulutlar gökyüzünü sarmış, evin içi  ışık yakmadan oturulmayacak kadar kararmıştı..Bir kış günüydü, gökyüzü az sonra yeryüzünü ıslatmak için hazırlanıyor, hava gittikçe kararıyordu..Birazdan  bardaktan boşanırcasına yağmur yağacaktı belliydi..Tabi ki yağmalı, her mevsim gereğini yapmalıydı, yapmalıydı ki dünyanın düzeni bozulmasın, diye düşünüyordu..

Elinde değil seviyordu kış mevsimini, havanın kararması ruhunu karartmıyordu, dünyaya bakışının aydınlığına da engel olmuyordu. Kışa ait her done onda mutluluk yaratıyordu..Mevsim şartları gereği yaşam zorlaşsa da, kış hem düzen, hem verim getiriyordu insan  hayatına..Aslında hayat kışın yaşanıyordu..Projeler kışın hayat buluyor, eserler kışın ortaya çıkıyor, insanlar kışın üretiyordu..Herkes hummalı bir koşturmaca içindeydi..Bir yerden bir yere gitmeye çalışanlar, gittikleri yerin  gereğiyle uğraşanlar , yaşamlarının en keyifli yıllarını okul yollarında geçirenler...Hepsi bir yetişme telaşı içindeydi..


O koşuşturma içinde aslında ömür geçiyordu ve insan fark etmiyordu.O da bitsin, bu da bitsin derken bitenin hayat olduğunu fark edenlerin sayısı azdı..Daha doğrusu belli bir yaşa kadar bunu anlayamamak  sanırım bir gereklilikti..Bir gencin yapacakları vardı, hayalleri vardı  amacı onlara ulaşmaktı..Onlara ulaşırken geçirdiği zamanı yıllar sonra anlayacaktı..Zaten vaktinde anlasaydı adı genç olmayacaktı…

Hep derler ya ‘şimdiki aklım gençken benden olacaktı’.Hayır oysa şimdi de gençsin, yarına göre genç..Herkes bir on yıl sonrası için genç..O zaman hiçbir şey kaybedilmedi.Dün dünde kaldı..Bugüne ait yaşanabilecek, yapılabilecek  ne varsa bugün yapılmalı..Geçmiş kayıplar bugüne taşınmamalı.Havanın karartısı, pusu  içleri karartmamalı..Tam tersine ışık saçmalı, en  verimli, en üretken  mevsimin gereği yerine getirilmeli..Çalışmalı, yine çalışmalı durmamalı..

Bu yetişme  ve yaşam telaşını yaşarken hava koşullarıyla demoralize olmayıp, yağan yağmurdan, esen rüzgardan enerji alıp, dünya üzerinde  fiziki olarak bizden küçük ve güçsüz  canlıların verdiği mücadeleyi  fark edip, daha bir istekle daha bir coşkuyla  yaşanılası hayatlara...Kışlara, baharlara, yazlara..

                     

26 Aralık 2010 Pazar

2010'un son haftası

Aralık ayının son günleriydi..Yeni yıl yaklaşıyordu.Bir yıl daha bitecek, hüzünler mutsuzluklar, olumsuz hatıralar geride bırakılacaktı..Umutla yarınlara bakılacak, beklentiler, arzular, hayaller 2011’in  kapısını çalacaklardı.
Öyleydi tabi umutsuzluk doğanın en mükemmel varlığı olan insana yakışmazdı.Bu sene olmadıysa istediği şey, ileriki yıllarda olabilirdi..Hem sanki çok mu istemişti, olmazsa olmaz mıydı? Belki de hayır..Sadece istemiş olduğu için belleğinde yer etmiş, o zaman diliminin en önemli olayı olmuştu..Belki de iyi ki olmamıştı,olsaydı aklına bile gelemeyecek olan olaylar silsilesine yelken açacaktı..
İnsan dilediği, istediği her şeyin kendisi için iyi olacağını bilmeden ister, hep ister, hep bekler, bazen sabırla bazen sabırsızlıkla..Oysa yaşananlar da kendi istedikleridir aslında..Sadece bilmez onları kendi istediği için yaşadığını..Kader der geçer kimi zaman, kimi zamansa dayatma..Hayır gerçek olan, kabul etsek de etmesek de yaşananlar bizim seçimimizdir, belki de farkında olmadan ettiğimiz dualarımızın gerçekleşmesidir…
Önemli olan kendini tanımak, önce kendinden ne istediğini bilmek, istediklerinin ne kadarını yapabileceğini bilmek..Başkasından beklememek..Çünkü başkasından beklemek; üzülmek demek, hayal kırıklığına uğramak demek,yeni umutların, hayallerin önünü kapamak demek..

Verilmiş olan gücün farkına varmak, onu kullanmak için atılabilecek ilk adım..Öyleyse yıllar, sadece yapabileceklerimizin tarihi olmaktan öteye geçmez..Hayallerin anahtarı kendimizde..ne kadar çok istersek olmasını ve o yönde emek verirsek, gün ay ve yıl olarak o kadar yaklaşırız dileklerimize..
Bakalım bu yıl kim daha çok isteyecek, kim daha çok istediğine ulaşmak için çaba sarfedecek. Kim hayatına istediği şekilde yön verebilecek.2011’in muhasebesini yaparken artıları eksilerinden fazla olacak, kendine güveni gelecek,yarınlar için beklediklerine bu güvenle bir adım daha yaklaşacak…

Hepimiz bunu yapabiliriz,yeter ki inanalım, nefes aldığımız dünya, yaşadığımız ülke, üyesi olduğumuz  aile, bizim seçimimiz olmadıysa bile, yaşadıklarımız bizim SEÇİMLERİMİZ…Şimdi yapmamız gereken ise bugüne kadar seçtiklerimizi  yaşamak, yarınlara  daha güzel, daha bilinçli, daha akılcı, daha kalıcı,…… seçimler için çalışmak..
2011 dilerim seçtiklerimizin farkında olarak yaşayacağımız bir yıl olur hepimiz için..Dilerim yeni başarılara imza atılacak, yeni mutluluklara yelken açılacak, aklımıza  bile gelmeyecek güzelliklere gebe bir yıl olur…

     

25 Aralık 2010 Cumartesi

misk gibi..

Sessiz bir geceydi..Televizyonun sesi belli belirsiz duyuluyor, evde uyuyanların nefes alışverişleri derinden geliyordu.Bilgisayarın başına geçmiş siteler arasında dolaşırken mis gibi, misk gibi bir koku yayılıverdi salonun her köşesine..Gözlerini ekrandan kaldırdığında sadece odaya değil, gözlere ve gönüllere güzellik veren çiçeklerle buluştu bakışları..
Rengarenklerdi, çeşit çeşit ve farklı kokularda..Aynı kendilerini yetiştirenler, toplayanlar ve tanzim edenler gibi ...Onların çeşitlilikleri bunlardan ibaret değildi tabi…Kimi evde, kimi ofiste, kimi hastanede, kimi pastanede farklı vazolarda farklı amaçlarla bulunuyorlardı..
Farklılıkları bunlarla da sınırlı değildi.Kim bilir hangi hastaya moral oluyor, hangi sevgiliyi coşturuyor, hangi dargını barıştırıyor, hangi özel günü kutluyordu?..Ne çok anlamı, ne çok görevi vardı, dışarıda yürürken gördüğümüz, bazen dikkat bile etmediğimiz çiçeklerin..Kendi halinde, belirli zamanlarda olup geçen papatyaların, bir zamanlar devri olan şimdi ise mevsimiyle adlandırılan lalelerin…Hele işlevi de, cinsleri de sınırsız olan rengarenk güllerin..

İyi ki var çiçekler..Hayatı anlamlı kılıyorlar..Huzur veriyor, mutlu ediyor, neşelendiriyor  hüzünlendiriyor, renk katıyorlar..Tıpkı hepimizin birbirimize yaptığı gibi..Nasıl ki çiçekler dünyası biri olmadan eksik olur renksiz ve neşesiz, işte biz de birimiz olmazsa öyle oluruz.Hepimiz  farklı bir renk ve farklı bir çeşit oluyoruz birbirimize.Çiçeklerin aynı vazoyu, aynı saksıyı,aynı toprağı paylaştığı gibi paylaşıyoruz dünyayı..Nasıl onlar çeşitliyken güzelse biz de öyleyiz.Öyleyken anlamlıyız..

Herkesin, bu çeşitliliğin bize kazandırdıklarını anladığı, kıymetini bildiği bir dünyada çiçeklerle bezenmiş ortak yaşamlarda, mutlulukla….