denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2012 Perşembe

düşünce gezegeninden düşenler







Uykunun geceleri beni terk etmeye başlaması, yaşın kemale ermesinden midir bilmiyorum ama sükunetin hakim olduğu bir sonbahar gecesi katip modunda geçirdi yine beni klavye başına..Yine kendimleyim; yani yalnız, yani çok kalabalık, yani halsiz, yani çok güçlü.Yani çok renkliyim ama bir o kadar da siyah beyaz hatta sepya biraz da, belli belirsiz..Çok eminim kendimden, biraz da şüpheliyim..Yani bir öyleyim bir böyle..İyiyim, mutluyum ama biraz da buruk, hazandayım ne de olsa..

Mevsimlerden sonbahar hüzün zamanı ya, kuralı bozmamak için öyle dedim yoksa keyfim yerinde..Sararmış yapraklar ağaçlarını terk etmiş, yerlerde görsel bir şölen..Sarının tonlarıyla mest ediyorlar, meşk ediyorlar birbirleriyle sanki..Rüzgarı da almışlar arkalarına geziyorlar düşler ve gerçekler arasında..Benim için gerçek bir rüya oysa hayat..Yaşam gerçek mi, yoksa ne zaman uyanacağımı bilmediğim bir rüya mı?Bilmediğimi biliyorum ama, bildiğimi sanıyorum belki de yanılıyorum..

Kesin doğru olduğu kadar yanlışlarla dolu hayat..Hiçbir kesin; kesin değil, garanti hiç değil.En akıllıca gelen çok saçma, saçmalık abidesi dediğiniz ise kimi zaman en doğru..Çelişkilerle doluyum galiba..Doğru bildiğim yanlışlar, yanlış bildiğim doğrular karman çorman olmuşlar..Yoksa ben mi çok karışığım?Hayır değilim aslında, savaşmıyor beynimde artılar ve eksiler..Kabullendiğim zaman durumu, kendimi kandırmadığım zaman, inandığım zaman kendime, yaptıklarımın arkasında durduğum zaman iyiyim, arapsaçı olmamış düşüncelerim.

Meraktayım sadece, endişe hali bu..Yoksa yalnız değilim kalabalıksa hiç değil..Mutlu değilim ama mutsuz hiç değil..Ne çok renkliyim ne de siyah beyaz..Hiçbir şeyden de ne eminim ne de şüpheli sadece meraktayım, endişe hali bu..Gerçek değil, rüya da değil ikisinin ortası.Mutlak doğru-mutlak yanlış değil, her ikisi de olabilir..


Gel-gitler, çelişkiler bu gecenin şarkısı bu, belli..Daha da dalmadan düşüncelere, boğulmadan derinlerde, uyumalı..Yeni günün getireceği aydınlığa kapamalı gözleri.Bilinmezlerde, bulunmazlarda değil yanıbaşında aramalı cevapları..Hatta o bile uzak, kendi düşünce gezegeninde bulmalı..Duygu selinde, yüreğinde, avuçlarının içinde..

29 Şubat 2012 Çarşamba

şarj sorunu


Metropol bir şehirde, bir çok değerin anlamını yitirdiği, herşeyin çabucak tüketildiği, çıkarların ön planda tutulduğu bir dönemde, insanın günlük seyrine, yaşamı süresince devam edebilmesi için desteğe ihtiyacı olduğu yadsınamaz bir gerçek..

O desteği kim bulabiliyor ki biz bulalım diyenlerin sayısının  hiç de az olmadığını biliyorum..Destek  dendiğinde ilk sırayı maddi yükü fazla olan kavramlar alıyor..Psikoloğa gitmek, spor klübü üyeliği, seyahat, alışveriş gibi..

Yiyeceklerin organiklerinin arandığı, katkı maddeleri, gdo' lu besinlerin etrafımızı sardığı, beslenme uzmanlarının en revaçta olduğu bu dönemde, ruhumuzun beslenmesinin gözardı edilmesi, dayatılan kavramların liste başı olmaları bir çoğumuzu zaman zaman köşeye sıkıştırıyor..

Telefonların bataryaları bittiğinde şarj edilmesi gerektiği gibi, insanlarda da teknolojinin getirdikleri yanında götürdükleriyle sık sık bu ihtiyaç doğmakta..Ve bu şarjın temelinde sevginin, güveninin ve paylaşımın yattığı gerçeği var..İnanç  işin başka bir boyutu ama, kişisel..Genelleyebileceğimiz ise alınan enerji..Ki bu enerjinin kaynağı kimi zaman eş, bazen anne baba, arkadaş ya da komşu bile olabilir..

Günü yaşarken karşılaşılabilen maddesel zorluklar için her türlü materyalist çözüm bulunabilirken, manevi zorluklar için, ruhun açlığını gidermek için çaba harcanmaması bir tuhaf doğrusu..Bir çocuk dünyaya geldiğinde karnı tok, sırtı pekse aile görevini yapmış kabul eder kendini..Kişiliğini belirleyecek kavramlar verilmeyince, yetişkin olduğunda  o  da etrafına sadece elle tutulan, fiziksel, maddesel değerler içeren geri dönüşler yapacaktır..

Bir süre sonra bu değerlerin içi boşalacak ve yetersiz kalacaktır..İşte o zamana kadar akla gelmeyen ruhi beslenme eksikliği devreye girecek, sorunlar için bulunan çözümler de işe yaramayacaktır..

İlkokul sıralarında öğretilen barınma, beslenme, eğitim hakları arasına uygun bir şekilde ruhsal gelişimi besleme hakkını da koymak gerektiği düşüncesindeyim..O zaman etrafımıza baktığımızda herşeye sahip mutsuz insanlar yerine, taşların yerli yerinde oturduğu, bir takım eksikleri olabilen ama huzurlu, yüzleri gülen insanlar görebiliriz..

14 Şubat 2012 Salı

her gün bir kapsül alsak..



Her onlu yaşımı  bir duyguyla tanımlamam gerekse, sanırım henüz birincisinde olduğum kırklı yaşlarımı huzur olarak adlandırabilirim..Otuzlu yaşlarımı farkındalık, yirmili yaşlarımı sevgi, onlu yaşlarımıysa heyecan..

Dikkat ederseniz bir olgunlaşma seyri var bu gidişatta..Heyecan sevgiye, sevgi farkındalığa ve farkındalık huzura yelken açmış..Açıkçası bu beniM kendi duygusal ve kişisel yolculuğum olduğu için tecrübelerden kopya çekmeden ellili yaşlarımda hangi duyguya geçiş yapacağımın merakı içindeyim..Belki de kırkların sonuna doğru  ipucunu bulurum ama henüz bilmiyorum..

Huzuru besleyenin sevgi olduğunu fark etmek  yaşarken hiç zor olmadı..Yaradanı sevmekle başlayan bu süreç, kendimi severek anlam kazandı ve ardından o sevgiyi vererek çoğaldı..Sevgi olumlu düşünme gücünü getirdi yanında..Olumlu düşünce sevgi dolu ortamların kapılarını araladı..

Hepimizin bildiği bir şey, "hayata  ne verirseniz onu geri alırsınız"..Bumerang misali; yaydığımız enerji, yaptığımız iyilik, yüzümüzdeki tebessüm.. Kimi zaman fazlasıyla kimi zaman verdiğimiz kadar geri döner bize..

Elbette hayat çiçek-böcek ikilisinden ibaret ve toz pembe değil..En olmadık zamanlarda en beklenmeyen kişilerden bile tebessüme asık bir surat, sevgiye nefret ya da alakasız bir tepki de gelebilir..

O zaman yüce gönüllü olmak, bağışlayıcı olmak, anlayışlı olmak için yaşamanın anlamını çözmüş olmak gerek..Kötülüğün en büyük silahının iyilik olduğunu bilmek gerek..O durumda verilecek en güzel cevabın susmak ve beklediği tepkiyi vermemek olduğunu bilmek gerek..

Şaşırtmak bazen insanı alabildiğine mutlu ederken sürprizlerle, bazense en güçlü olduğunu düşündüğü anda süngüsünü düşürür ve afallatır..Gülümsemek her durumda kalbi yumuşatır..Sevgi zerrecikleri yayar ortama ve nefes alıp verirken farkında olmadan teneffüs edilir..Belki de olumlu düşünmenin ve olaylara pozitif bakmanın  domino etkisi, fiziksel olarak böyle açıklanabilir..

Ben de sevgililer gününde işin ticari boyutu, dayatma haline getirilişi, bize ait olup olmamasını değil, içinde sevgi geçen bir günün bendeki yorumu da böyle demek istedim..
Tüm zamanlarda sevgiyle..

şarkı bu

 

9 Şubat 2012 Perşembe

durağan ruh hali

Biliyorum çok ara verdim..Günlerce hiç bakmadığım bile oldu bloglara..Oysa ki ne daha çok yoğundum, ne daha çok hareketli..

Düşünüyorum bir sebep de bulamıyorum uzak kalmama klavyeden..Belki de kelimeler parmaklarımın ucuna geliyor da geri dönüyor..

Sadece yazmaktan değil, okumaktan da uzağım..Düşünmekten uzak, ağlamaktan, gülmekten uzak.Sanırım da en çok kendime uzağım..Değişken ruh hallerinin uzak versiyonu da bu olsa gerek..

Şu sıralar beni üzen bir şey mi var, ya da aklıma takılan bir durum?Yok somut bir şey sadece sessizim..İç sesim bile suskun..Tam dilimin ucuna geliyor kelimeler hemen sımsıkı kapatıyorum ağzımı, çıkmasınlar diye..

Sevdim  bu hali bir süreliğine de olsa..Hayat değişkenliklerden ibaret bir durağanlık hali bence..En hareketli olduğunu düşündüğünüz anda alabildiğine donuk, belki ruhsuz..

En sevdiğim kar  bile sosyalleştiremedi kelimelerimi..Hep saklı kaldılar kuytu köşelerde..Tüm coşkusunu, mutluluğunu sadece kendim, içimde yaşadım..Dublör gibi seslendirmek gerekmiyor ya  hep hayatı..Duruşlar, bakışlar da birer ses..Sessizlikse bazen çığlık..

Kar ile buluşmamız yine en güzelinden, en özelinden oldu..Zirvelerden seyrettim o muhteşem beyazlığı..Basılmamış metrelerce kalınlıktaki karlarda yürümenin hafifliğini yaşadım, huzurla..Dokundum, soğuğu iliklerimde hissetmek pahasına yürüdüm karlarda..

Sahlepimin sıcaklığı ve tarçın kokusunun eşliğinde insanların düşmesini izledim ve gülenleri onlara.. Büyülendim tekrar tekrar..Hiç vazgeçmedim sevmekten karların ağırlığından dalları eğilmiş ağaçları izlemeyi..En tepedekine dokunacak kadar yaklaşıp dokunamamayı, soğuktan donan parmaklarla ve kırmızı bir burunla tekrar tekrar zirvelerde gezmeyi..

Büyülendim dağlardaki kar kentimin caddelerine de düşünce..Ve yine yeniden mutlu oldum, en masumundan en  coşkulu hallerle..Seyrine doyamadan bırakıp gitti bizi beyaz büyü yine..
Şimdi; kendini unutturmak istemezcesine atıştırıyor minik minik yerlere..Dokunuyor benim gibi hisseden yüreklere..

İşte böyle..

28 Aralık 2011 Çarşamba

depresif anların iz düşümü



Her şeyin anlamsız geldiği bir zaman.
Yaşama sevincinin zirvesinde oturanlar bile tepeteklak.
Yakınken uzak, uzakken ulaşılmaz, aydınlıkken karanlık, karanlıkken zifiri gelir..Hiçlik tavan yapıp, varlık yerlerde sürünür..
Ve denge bozulur..

Çıkmak istenir, bilinir bir süreçtir ama çıkmaya çalıştıkça daha bir karışır da kördüğüm olur.
Damarlar çekilir, sinirler dolaşır birbirine yumak olur..
Nefes alırken göğüs sıkışırda verirken bir yanardağ misali çıkar soluk, ciğerlerden.

Taşınanlar mı yoksa baş edilemeyenler mi bu hale getirir bilinmez..
Yaşarken farklında olmadan hep değerli olmak için mücadele eden insan, yoksun kaldığı değerlilikten mi varır bu noktaya bilinmez..
Hayaller ulaşılmaz, beklentiler sonuçsuz kaldığından mıdır yoksa?

Sebepler sıralanabilir daha ama sonuç aynı noktaya varıyorsa çözüm nedir acaba?
Kim sorunu yaşarken çözebilmiş ki?
Hangi psikolog kendi çocukluğuna inebilmiş, hangi doktor kendi yarasını tedavi edebilmiş?
Ya zaman akışına bırakılmış ya yok sayılmış ya da sonuçsuz kalmış..
Deva olamamış kimse derde..
Zaman ilaç olmuş yaka yıka..
Kanatarak, kabuklanarak ve her dokunuşta yeniden kanayarak..

Derin derin nefes almak, tüm organları sarsarcasına,
Ağlatanları, ıssız-sessiz bırakılanları, kanatanları söküp atmak istercesine vermek sonra..
Bir daha solumamak yine..
Geride bırakmak ve dönüp arkaya bakmamak..
Değerler hanesinde yerini bulmak..

15 Aralık 2011 Perşembe

olmazsa olmaz bence



Bir şey var ki eksik olduğunda ben de eksik kalıyorum..Nefes alamıyorum, daralıyorum..Yorgun hissediyorum kendimi..Enerji yoksunu oluyorum..Mutlaka olsun istiyorum.En yoğun günlerde, en kalabalık anlarda, en olağanüstü durumlarda bile istediğim; hani şu deprem anlarında adı sıkça geçen yaşam alanı..

Evet benim için yaşam alanı kendimle kaldığım anlar..Dopinglendiğim, şarj ettiğim kendimi, dinginleştiğim, nefes aldığım, aldığım nefesi oksijene dönüştürdüğüm anlar..Gözlerimin gülümsemesi, kalp ritmimin seyri, iç sesimin ahengi içi gerekli..

Öyle özel bir yer değil, kentimdeysem eğer evimde sessizliğin sesinde kaybolmak..Şehir dışındaysa doğayla baş başa olmak yeter..Doğa derken vahşi doğa değil tabi ki, manzaranın hakim olduğu bir odanın penceresi, belki bir deniz kenarı, durgun bir göl ya da bir orman belki..

İlle de yalnızlık ama her neresi olursa olsun yalnızlık..İstediğim sadece kendimi dinlemek, anlamak..Sıyrılmak her türlü etkenden, açıyı genişletmek uzaktan bakmak yaşadıklarıma..Anlamak, anlamlandırmak..

Üst üste, molalar almadan devam etmek beni zorluyor..Mutlaka duraklamak istiyorum..Sonra yine yeniden devam ediyorum..Daha anlayışlı, daha derin bakıyorum her şeye..Ve hep öğreniyorum.Öğrendiğimi süzüp yaşama geçiriyorum..O farkındalık, yeniden başlatılan bilgisayarın performansı gibi etki ediyor bana.

Böylece duraklamaların, dinlenmelerin benim hayatımdaki yeri daha belirginleşiyor..Uzun, günler süren  zamanlar değil kaliteli bir saat bile bazen yeterli olabiliyor..O zaman daha dost, daha anne, daha kul, daha arkadaş, daha evlat, daha insan olabiliyorum bence..

Harekette bereket olduğu gibi molalarda huzur var diyorum yani..Arınma, algılama, farkındalık ve derinlik var diyorum..Dinlenmiş bir beden, dingin bir ruh, daha verimli bir beyin vadediyor diyorum..

Ya siz?
Bir molaya ne dersiniz?


10 Aralık 2011 Cumartesi

pembe yalanlar


 



Kendinize yalan söylediniz mi hiç?Öyle büyük, kocaman değil küçük, pembe yalanlar..Hani ne ipe götürecek cinsten ne de dünyayı kurtaracak..Sadece biraz huzur, sükunet sağlayacak..Öyle bir inandırdınız ki ama kendinizi, gerçeği siz bile unuttunuz.Elli kişi gelse doğruluğuna onları bile inandıracak güçtesiniz..

Sonra yine yalnızlığın penceresinden baktığınız bir an geldi çöktü içinize..İnandığınız, inandırdığınız şey soluğunuzu kesti..Göz pınarlarınızda inandığınız yalana inat duru, şeffaf damlalar birikti..Ve yavaşça süzülmeye başladı yanaklarınızdan..

Gerçekle yüzleşmek, kendinizle yüzleşmek daha bir daralttı  yüreğinizi..Kolayı seçmek korkakların işi, cesur olan gerçeklerle baş eder..Padişahların, kralların karşısında durur..Dünyayı siz kurtaramazsınız ki, aday bile olmadınız..Öyleyse deli cesareti gerekmez..

Anımla şanımla korkarım ben..Hem kimseye zararı yok ki.Belki de bir elin parmaklarınca kişiye faydası bile var..Sadece bana zararı..Hem o kadar zarara alışkın bu bünye..Hiç mi incitmedi hayat onu..Kader adı altında düşlerinin üzeri örtülmedi mi?

Yok yok pembe yalan dedim ya kimseye bir kötülüğü yok..Sadece sizi alır götürür, düşünce gezegeninden duygu gezegenine bir yolculuk yaptırır..Ağlatır, güldürür, burkar yüreğinizi.Verir elinize sonra paket yapıp "ya ömrünce taşı ya da şimdi aç" der, bekler..

Gerisi size kalmış..
Ben mi?
Yoo şimdi değil, ama belki  bir gün..
Belki de..

             

3 Aralık 2011 Cumartesi

gönül hoşluğu..



Güneşli bir kış sabahının tüm güzelliğini yaşamamda ve halen süren hoşluğun sebebinde  takvimlerin en sevdiğim ayın üçüncü gününü göstermesinin etkisi olduğunu inkar edemeyeceğim doğrusu..Doğduğum ayla aramızdaki bu özel bağın anlamını çözebilmiş değilim..Merak ediyorum bu konuda yalnız mıyım diye?

Çocukken anlaşılabilir olan bu durum, yaş kemale erince merak konusu olabiliyor çevremde..Bu duygumda, düzenlenen doğum günü etkinliklerinin coşkusu da göz ardı edilemez tabi..Şımartılmak, hediyeler arasında kaybolmak sanırım hemcinslerimin büyük çoğunluğu için aynı etkiyi gösterip, doğum günlerinin dayanılmaz hafifliğine dönüşebilir..

Gülen bir çift göz,  tebessüm eden bir yüz gönül hoşluğunun ifadesi değildir nedir?Aramızdaki telepatik bağın bu kadar güçlü olmasının belki de henüz keşfedemediğim nedenleri olabileceği ihtimalini hesaba katıyorum tabi..Kış insanı olmak, lapa lapa yağan karda kendini çocuklar gibi mutlu hissetmek, soğuğun iliklere işlediği anlarda sıcacık bir içeceğin yol açtığı kalp çarpıntısı..

Biliyorum bir çoğu için tuhaf bir durum ama benim için vazgeçilmez..İşte bu duyguyla artık bekleme modundayım..Ne zaman gelse kabulüm ama şimdilerde bir haber yok ona dair, en azından bulunduğum coğrafyada..

Hani deriz ya mutluluk anlarda saklı, işte o saklı anların arayışında oldum ben hep..Ve şimdi bu konuda hiç zorlanmayacağım bir mevsimi yaşıyorum..Her mevsimin kendine özgü büyüleyici bir güzelliğini kabul etsem de büyük bir sabırsızlıkla karın yağmasını bekliyor, aralığı taçlandırmasını istiyorum..Kışın enerjisine, üretkenliğine ve ritmine bayılıyorum..

30 Kasım 2011 Çarşamba

sentez kabiliyeti



Hayatı anlamak, anlamlı kılmak..Sadece akademik kariyerle, tecrübeleri dinleyerek, kişisel gelişim kaynaklarından faydalanarak elde edilebilecek bir zenginlik değil ne yazık ki..Yaşanan her ana sahip çıkmak, yaşananların hepsinin bir sebebi olduğunu bilmek, her canlının bir yaşama amacı, yaratılış  nedeni olduğunu düşünerek nefes almanın gerekli olduğu inancındayım.

Bugün; dünü düşünürken anlamlandırmak, neden-nasıl gibi sorulara cevap vermek mümkün  olsa da o an oluşuma anlam vermek, öngörmek, sağduyulu davranmak çok zor..Olaylardan-kişilerden uzaklaşıp geniş açıdan bakmaksa biraz ütopik..

Bütün olay öznede oysa ki..Diğerleri özneyi tamamlayan unsurlar..Kişinin tüm derdi kendisiyle; kendisini anlamakta, adını koymakta, duruşunu belirlemekte, varoluşunu çözmekte, misyonunu bilmekte, sağlam adımlarla yürümekte..

Olay önce  zihinde, ardından yürekte...Mantık insanıyım, duygu insanıyım diye ayrım yapılır ki
bence  ikisi ayrı düşünülemez..Yüreğin sesinde mantık, mantığın önergesinde yürek başrolde..Bundan sonrası  kişinin sentez kabiliyetinde..

Ve hiçbir tecrübe, hiç bir nasihat kişinin kendi deneyimi kadar öğretici olamaz..Okunan, dinlenen unutulur da yaşanan kalıcı olur..Unutmak istersin istemesine ama o kendini mutlaka hatırlatır..Hatırlatacak bir iz  bırakmıştır çünkü..

Bir gencin anlaması ne zordur olup biteni, çocuk dünyasında toz pembe tanımış, yetişikinliğe adım attığı evrede dayatılan öncelikleri hayatın anlamı sanmış, ne zaman akıl başa gelmiş belki de iş işten geçmiştir..Pişmanlık devreye girmiş ama tren kaçmıştır..O güne kadar edindikleri, farkındalıklarına yine ket vurmakta sonrasına bile ışık olamamaktadır ne yazık ki..

Bir yaşamı var herkesin..Pişmanlıkları, boşlukları sevmez hayat, affetmez..Eğer sen doğrularla doldurmuyorsan yanlışlar gelir yerleşir..Memnuniyet oluşturamıyorsan yüreğinde, pişmanlık baş köşeyi alır zihinde..

Bu bir tamamlanma süreci, tam oldum-anladım dediğinde biten, kaybedildiğinde kıymeti bilinen herşey gibi, uçup giden yaşam süreci..

22 Kasım 2011 Salı

masal bu ya..



Bir masal kahramanıyım ben..Evet kahramanım ben, kendimi bulunduğum her zorluktan çıkarabilme mücadelesi gösterebildiğim için böyle diyorum..Zafer coşkusu yaşamasam da her birinde, küçük sıyrıklarla atlatmak bile yetiyor bana..

Bazen sıyrıklar canımı acıtsa da, kanasa da zaman zaman, pansuman edebilme gücünü bulmama yardım eden iyilik perilerim var benim..Yalnız değilim yani..

Masal bu ya her zaman yolunda gitmez işler, verilen emekler, tüketilen nefesler uçar gider..İşte öyle anlarda girerler devreye.."Olur böyle şeyler" deyip artılarını ve eksilerini görmeme yardım ederler..Olaylarda dış göz olmamı sağlarlar..

Görmek çoğu zaman işime gelmese de, sinirimi daha da körüklese de küçük bir zaman dilimi, ağır ağır nefes alıp verme, sakinleşme sürecinden sonra gelirim kıvama..Anlarım küçük yanlışların büyük doğrulara götürdüğünü, küçük dertlerin büyük sevinçlere kapı olduğunu..

İhtiyacım olanın biraz sabır olduğunu, hemen sonuç beklemenin hata olduğunu anlarım durup düşündükçe, yaşayıp yaş aldıkça, yaşlandıkça..Hayır olumsuz bir söylem değil yaşlanmak, yaş almak..

Eğer aldığı yaş; hayatı özümsemeye, her söze değer verip üzülmemeye, hataları hoş görebilmeye, her şeye rağmen gülümseyebilmeye, sadece nefes alıp verebildiğin için şükür edebilmeye, kalan ömrü huzurla geçirmeye sebep olabiliyorsa yaş almak, yaşlanmak  en az genç olmak kadar güzel..

İşte ben böyle bir masalın kahramanıyım..Pişmanlıklara prim vermeyen, mucizelerde gezinmeyen en büyük zenginliğin an'da gizlendiği bilen bir kahramanın masalıyım..Ve perilerim var benim sürekli mesai yapan iyilik perilerim..

şarkı

 

20 Kasım 2011 Pazar

dünyalar arası..



Ne yaşanmamış heyecanlar, ne paylaşılmamış anlar saklıdır kim bilir, söylenmemiş sözler, itiraflar belki..Kapalı bir kutu herkes, keşfedilmemiş kıtalar gibi asla da keşfedilemeyecek..Minicik bir çocuğun dünyası rengarenk olmalıyken belki de alabildiğine donuk..Genç bir insansa hayaller aleminden el sallıyor dünyaya..Ya gözü toprağa bakan bir yaşlının umutsuz dünyasına ne demeli?

Herkesin bir dünyası var kendine ait..Zaman zaman birbirine ziyarete gidilse de ya da yollar kesişse de aslında herkes kendi dünyasında yapayalnız..Ne umutlar var kim bilir o dünyada, ne hayal kırıklıkları, ne mutluluklar..Hiçbiri benzemez ki birbirine.Kiminin dünyasında baş tacı olanlar kiminin dünyasının en kuytu köşelerde hayat bulur.

Hiç denedik mi acaba?Onlardan birinin dünyasına girmeyi; yaşanmışlıklarını anlamayı, yaşayamadıklarına duyduğu özlemi  kapamaya çalıştık mı?Kayıplarının oluşturduğu boşluklar burun kemiklerimizi sızlattı mı?

Akan her damla yaşın türlü anlamları olduğunu, derin sessizliklerin derin yaralara pansuman yapmaya çalıştığını, içe kapanışın çaresizliğin göstergesi olduğunu, çoğul yalnızlıklarda atılan sessiz çığlıkların yankısının, titreşerek oluşturduğu sesi fark ettik mi?

Bir metropolün kurbanı mı olduk yoksa?Gelişmekte olan ülkeler listesinde yerimizi alırken, duygularımızı, vicdanımızı, merhametimizi kaybedenler listesinde de dereceye girdik sanırım..Teknoloji gelişir her şey otomatikleşirken biz de otomata bağladık insanı insan yapan özellikleri..Dünya küçüldü artık, her şey parmaklarımızın ucundayken kalpleri de parmaklarımızla yönetir olduk sanki..

Gezegen dünya globalleşirken; ulaşılması, anlaşılması kolaylaşırken, insanların dünyası bir o kadar uzaklaşıp ulaşılmaz mı oldu acaba?

Kimse kimseyi anlamıyor bu zaman diliminde artık..Dinlemiyor da denebilir aslında..Herkes bencil, egolar zirve yapmış, bireysellik tavan..Değişmeli mi, değişebilir mi bunlar tartışılabilir..Bildiğim, çoğunluğun eskiye duyduğu özlemin temeli birlik.

Kim bilir belki hep bir özlem olarak kalacak, belki de yıllaaaar sonra yeniden birlik-beraberlik olacak..Umut mu hep var!


15 Kasım 2011 Salı

yol



İspat etmek mi gerekir?Delilleri ortaya koymak mı? Somut olmazsa olmaz mı?
Dava değil  ki bu, katil- maktul de yok, aslında ortada bir suç yok..Öyleyse neyin ispatı bu?Sevgi kanıt ister mi?

Eğer istiyorsan bunu ya karşındaki sevmeyi bilmiyordur ..Ya da sen körsün..Ferhat gibi dağları mı delmeli anlamak için..Mecnun olup çöllere mi düşmeli?Seviyorsan seviyorsundur işte..İspatlanmaya çalışılıyorsa ortada bir problem var demektir..

Anne-baba, kardeş, arkadaş, komşu ya da kadın-erkek tüm bu seçeneklerde sevgiye kanıt aranıyorsa o sevgi insanı yorar..Sevmek gönül işidir..Şartlara, kurallara dayandırılırsa adı sevgi olmaktan çıkar..Genellenirse, şekil verilirse, seslendirilirse ruhunu kaybeder..

Sevgiyi oyun hamuru gibi düşünüyorum ben..Herkesin elinde var..Ve herkesin elleri farklı..Ona vereceği biçim farklı, biçim verirken vereceği ısı farklı, hayal gücü farklı, değer farklı..Aynı olan sadece herkesin o hamura sahip olduğudur..Nasıl değerlendireceği tamamen kendine kalmıştır..

Emek verilmeyen, şekillenmeyen oyun hamuru katılaşır..Ve çatlamaya başlar zamanla, kalpteki kırılmalar gibi..Ve bir daha da şekil almaz, umudu kalmamış yürek gibi..Sahibinin elinde işe yaramaz bir materyale dönüşür, yürek taşıyan ama kullanamayan insanlar gibi..

Seviyorsan belli edeceksin..Bazen bir bakış belli edecek yüreğini, bazen bir gülüş..Bazen küçük bir dokunuş, bazense bir kelime belli edecek sevdiğini..Öyle beylik sözlere, davranışlara gerek yok yürekler arası iletişim için..

Kalpten kalbe yol var zaten..Engel olma yeter..






11 Kasım 2011 Cuma

Ben'den




Kendimle kalamadığım anlarda yazamadığımın farkındayım..Yazmak benim için kendimle konuşmak gibi..Elbette okunacağını düşünerek yazdığım için kelimeleri özenle seçiyor, cümlelerin akışına özen gösteriyorum elimden geldiğince..

Sessizce konuşuyorum şu an kendimle..Ne kadar sessiz olmaya çalışsam da klavyeden gelen seslere engel olamıyorum..Belirgin bir ritmi var dokunuşlarımın..Zaman zaman hızlanıyor olsam da genelde aynı tondan çalıyorum..

Hayatın oyalamalarından sıyrıldığım anlarda buluyorum kendimi..İsteğimle doğru orantılı değil bu buluşmalar..Ne kadar sık geçsem de bilgisayar başına, düşüncelerimi yazıya dökmem için yeterli olmuyor..Mutlaka hareket halinden durağan hale geçmeli beynim.Bu duruş; düşünmeme hali anlamına gelmiyor, kelimenin tam anlamıyla sıyrılmam gerekiyor her türlü uyarandan..Bir türlü itina bu, hızlıca alelusul yazmak istemiyorum..Söylediğimi önce kendim duymak istiyorum..

Özen göstermek önemli insan ilişkilerinde benim için..Önemseme, değer verme olmazsa olmazlarım..Yabani otların bile çevresindeki bitkilere gösterilen ihtimamdan renklerinin daha canlı ve daha hızla büyüdüğünü düşünürsek insanların gereken özenle karşılaştığında ilişkilerin ne kadar iyi olabileceğini tahmin etmek hiç zor değil..

Önceliği kendi ruhuma  veriyorum tabi..Kimi zaman bencilik, megalomani veya narsizm olarak algılansa da vazgeçmiyorum bundan..Uçaklarda tehlike anındaki oksijen maskesini önce kendine takmak gibi..Gürültülü bir ortamda tüm seslerin içinden istediğim sesi ayrıştırıp duymak gibi..

Evet evet dinliyorum kendimi ve duyuyorum yüreğimin sesini..

2 Kasım 2011 Çarşamba

güneşi gördük

GÜNEŞ4.jpg

Kara bulutları dağıtmak çok zordur biliyorum, buz gibi bir havada ısınmanın imkansız görünmesi gibi..Her şey ters giderken, tüm olumsuzluklar üzerine üzerine gelirken insanın, yapay bir gülücük bile konduramazken dudaklarına, gülümsemek gibi..

Oysa güneş parlıyor şimdi, bulutları almış arkasına gülümsüyor.Kış güneşi bu, yazdan çok daha etkili..İlaç gibi geliyor, yeşertiyor yüreklerdekileri.."Bitmedi" diyor hiçbir şey..Dünya döndükçe, güneş parıldadıkça, ay ışığı denize vurdukça, doğruluyor insan, tüm zorluları arkasına alma gücü buluyor sanki..Kaldığı yerden devam etme isteği ile "yine, yeniden" diyebiliyor..

Çünkü yaşam devam ediyor..Nefes alıyor tüm canlılar..Zorluklar, sıkıntılar, üzüntüler canını yaktığı kadar, hayata sarılma gücü de veriyor..İnsanı diğer canlılardan ayıran bir özellik de  bu belki, hep yeniden başlama isteğinin var olması..Güçlüklerden beslenmesi, yenilgilerden galibiyet peşinde koşacak enerjiyi bulması..


Gün geçmiyor ki kötü bir haber almayalım, canımızı sıkan bir olay olmasın..

Gözlerde yaşlar, yanan yürekler..

Duyarsız kalmak değil bu,

Aksine kulak vermek olup bitene..

Elini tutmak, gülümsemek yüreğine, hissettirmek yalnız olmadığını..

Geride bırakmak için yaşananları elinden geleni yapmak bu..

Sevmek hep sevmek..




not:görsel ve başlık umutlarımızı yeşerten minik bir yürekten ve annesinden

18 Ekim 2011 Salı

veeeee perde..




Kalkanlarını kuşanmış insanların derdi; kendini etrafındakilerden korumak mıdır, yoksa kendinden korumak mı?Kendine bile itiraf edemediği düşüncelerini saklamaya devam etmek midir amacı?Perdenin arkasına saklanarak görmeye çalışmak olanı biteni, hırsızlık değil de nedir?Kendinden çaldığıdır ama izlediklerinden değil..Onlar zaten açıktadır, çaldığı kendine olan güvenidir..

"İnsan yalnız doğar yalnız ölür" cümlesi, üzerine sayfalarca yazılar yazılacak, fikirler üretilecek  bir gerçektir..Tek kişilik bir oyunu sahneye koyar gibi yaşar insan..Evet diğer insanlardan, bitkilerden, hayvanlardan hatta eşyalardan beslenir oyun boyunca ama sır olan kendisidir ve kendini kendi bile çözemeden biter oyun..

Daha oyun oynadığının bile farkına varmadan belki..Kalabalıklara aldanarak, çevresindekilere güvenerek, eşe, dosta, evlada sığınarak yaşar..Oysa oyun tek kişi üzerine yazılmıştır..Sen ne kadar figüran kullansan da her şey sensin aktör\ aktris..Tam anladığında kendini, varoluş sebebini, etrafındakilerin görevini, bir bakmışsın perde senin için kapanmış..Belleklerde artık sen izlenmiş bir film tadındasın; korku mu, gerilim mi, aşk mı sana bağlı yaşadıklarına ve yaşattıklarına..

Ne çok oynanmış oyun var hayatta ve halen oynanan..Sayısız film var izlenmiş, rafa kaldırılmış ve çekilmeye devam eden..Onlardan birine adaysın sen de şu an..Bunun farkında olmak ona göre malzeme kullanmaya çalışmak, filmin, oyunun kalitesini belirlemek senin ellerinde..Işıkçıya dikkat etmeli bütün marifet onda..

Karanlıkta gözlerini bir kaç dakika kapalı tuttuktan sonra hanii açarsın ya bir süre ışığa alışamaz ama  görürsün..İşte hayatı da öyle yaşamalı..Gerektiğinde en karanlıkta bile anlamalı yaşananları...

14 Ekim 2011 Cuma

ah dünya..




Dünyalar kadar seviyorum denirdi eskiden sevgiye ölçü koymak için.Sevginin bir ölçü birimi  olmadığından değişik seçenekler kullanılırdı..Dünyalar kadar dendiğinde hem dünyanın büyüklüğü kastedilir hem de çoğul ekiyle pekiştirilip sevginin şiddeti belirtilmeye çalışılırdı..

E ama dünya küçüldü artık..O zaman bu söz de anlamını yitirdi..Liranın değer kaybetmesi gibi dünya da değer kaybetti..Artık sevgi ölçü birimi olarak kullanımdan kaldırıldı bir nevi..Şimdilerde sevgi kelimesinin içi boş..Bir anda çok sevebilirken iki günde artık sevmiyorum demek çok kolay..

Bu kadar mı anlamını yitirdi her şey..Oysa biz Leyla-Mecnun, Ferhat-Şirin aşkları ile büyümedik mi?Büyülenmedik mi dağların delinmesinden, çöllerdeki buluşmalarından?Her kavramın içi boşalsaydı da sevgi kelimesi tüm ihtişamıyla kalsaydı..Zaten o zaman diğer kavramlar da sağlam kalırdı..

Güven ardı sıra geldi, saygı yerlerde zaten..Gençlerle konuşuyorum, güven kelimesi havada asılı kalıyor hep..İş hayatında, arkadaşlar arasında, kız erkek ilişkilerinde..Erkeklere güvenemeyen kızlar, kızlara güvenemeyen erkekler..Mesai arkadaşına sırtını dönememeler, okulda öğretmenine güvenemeyenler ve ne yazık ki ailesinde bile güven sorunu yaşayanlar azımsanacak kadar değil..

Kendisine güvenemeyen gençler oluştu böylece, devletine güvenmeyen, yarınlara güvenmeyen..Umutsuz, mutsuz, doyumsuz..Nasıl düzelir bilmiyorum ama iç karartıcı boyutta..

Ben mutluyum, şartlarım iyi, güveniyorum kendime demek çözüm değil ve içini rahatlatmıyor insanın..Her koyun kendi bacağından da asılmıyor..Günün birinde o sevgisiz, güvensiz insanlarla yolumuz kesişecek ve zararı yine bize dokunacak..Evet biliyorum yanlışları bulmak kolay, düzeltmek çok zor..Sebat gerekiyor bu konuda, bilincinde olan herkesin çaba sarf etmesi gerekiyor..Bir kişinin değişmesiyle ne olur demeyelim..Domino etkisi neden olmasın?

Bırakamayız dünyayı onlara; sevmeyi bilmeyenlere, kendini sevmeyenlere..Hadi hep birlikte sevelim, dünyalar kadar sevelim yine eskisi gibi, sevdirelim..




Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.

Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır.

Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır.''

Sevgi, değer vermesini bilmektir.

Sevgi, yaşama hakkını kabul etmektir.

Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.

Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.

Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.

Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.

Sevgi, bilinçtir.

Sevgi, insan olmaktır.
 
 
 
not:renkli kısım alıntıdır..

10 Ekim 2011 Pazartesi

mucit aranıyor!



Özlemek için araya mesafeler girmesi gerekmez..Bazen en yakınındakini en çok özler insan..Bedenen alabildiğine yakınken; duygularda, düşüncelerde aralarına kilometreler girmişse, dağları aşmak bile daha kolay gelir duygusal metreleri aşmaktan..

Fiziksel olan her şey daha kolaydır da ruhsal her konu daha bir zor, daha bir çözümsüzdür..Düşündüğünüzde baş ağrısı, diş ağrısı bir ağrı kesici ile geçerken, kalp ağrısı, hayal kırıklığı ne yazık ki kapsüllerle şifa bulmaz..

Aslında icatlar kervanına; teknolojinin hızına yetişilmeyen bu dönemde, bu bağlamdan el atılsa hiç de fena olmaz hani..Akla gelmeyen her şey başımıza gelirken, bir de kalbimize gelse keşke..

Bir düşünün kalbiniz çok kırıldı  ama öyle böyle değil, iki doz alıyorsunuz ilacı yarım saate hiç bir şey kalmıyor..Kalp tek parça, sapasağlam devam yaşamaya.Tekrar tekrar kırılıyor yapışıyor ve her seferinde ilk günkü gibi sıfır kilometre.Ne kin kalır, ne kıskançlık o zaman..

İletişim konusunda yenilikleri son sürat kabullenen, seven, benimseyen ben, biraz dursun diyorum veya yavaşlasın bu yöndeki gelişmeler..Robotlar, telefonlar, bilgisayarlar daha küçülmesin, dünyanın küçüldüğü gibi..Yürekleri büyütsünler yapabiliyorlarsa, hoşgörüyü artırsınlar, saygıyı  ilke edinsinler..Ama  küçükleri sevelim büyükleri sayalım şeklinde değil bu saygı, öncelik öz saygı olsun..

Kendini sevmeyi öğretsinler önce, kendini bilmeyi, anlamayı..Sonra yaradanı, canlıyı, cansızı, kainatı..O zaman globalleşen dünya anlam kazanır..O zaman kitle iletişim araçları silahların yerini alır..

İcatlar duygusal olsun, psikolojik, ruhsal, kalpsel, yüreksel olsun biraz da.Gelen her yenilik sanki bir şeyler alıp gidiyor bizden..Yakında digital insanlar olacağız diye korkuyorum..Bağlandığımız ağlar bizi sarıp sarmaladılar..Çıkamamak da var işin ucunda..Bilmem ki bir duyan olur da kaybedilen  yürekleri yeniden keşfeder mi?

Özlem demiştim oysa, dokunabilecek kadar yakın olduklarını özlemek demiştim de; vuslata, sılaya gelir sözüm diye düşünmüştüm..Öz ' müş meğer özlediğim..Özleme adını veren ÖZ..

29 Eylül 2011 Perşembe

düşünüyorum da..



Düşünüyorum da iyi ki burdayım..Keyif alıyorum insanların düşünce dağarcığından istifade etmekten, keyif alıyorum eğlenceli bloglarda gezerken ve en çok da hayran olunası  dizeleri ve satırları okurken keyif alıyorum..

Düşünüyorum da  daha önce ilgilenseymişim blog dünyasıyla, bu renklilikle daha önce tanışıp, sosyal çevrem dışındakini insan mozaiğini tanıma fırsatım daha erken olsaymış..

Düşünüyorum da hayat çok güzel, keyif almasını bilirsen..Çiçek-böcek, neşe-keder değil, önemli olan tadını çıkarmak ki bu insanın elinde..

Düşünüyorum da nasıl bakarsan öyle görürsün..Ön yargı kaplamışsa her yanını masum bir bebeğe bile sevecen gözlerle bakamazsın..

Düşünüyorum da bencillik kol geziyorsa damarlarında, burnunun ucunu bile göremezsin.Etrafında olup biten iyilikleri, insanca yaklaşımları bile fark edemezsin..Kuyruğuyla kavga eden kedi gibi  kalırsın bir başına sonra da "ben neden yalnızım" diye vahlanırsın..

Düşünüyorum da insanın elinde çok şey var..Sahip olduklarını görür bir de onlarını kullanmasını bilirse..

Düşünüyorum da yaşamak çok güzel, insanca birlikte yaşanabilirse..

Düşünüyorum da en güzeli farkındalık..Eğer farkında olamayacak kadar kapadıysan algılarını, kendi yörüngende olanın bitenin bile farkında değilsen, insan olmanın, kul olmanın manasını çözemediysen anne, baba, öğretmen, doktor, mühendis olmuşsun ne fayda!

"Düşünüyorum öyleyse varım."

27 Eylül 2011 Salı

twitter gündemi blog satırlarında: İstanbul'a not



Üzerine destanlar yazılası, şiirler söylenesi, şarkılar okunası, gözlerde yaşlar kalmayacak şekilde ağlanası, kahkahadan mideye kramplar girecek kadar gülünesi kent, İstanbul..Her sokağı bir öykü barındıran, her köşesi buram buram tarih kokan kent..

En büyük aşklara ev sahipliği yapan, türlü sırları kendinde saklayan, saltanatların şehri, padişahların gözdesi kent, gizemli durma öyle derdin varsa söyle..Hangi aşık seni harcadı bir cümlede, hangi padişah sildi seni bir kalemde, hangi seyyah bir selam bile vermeden geçti gitti, söyle?

Gemiler yolcularıyla geçtiler boğazdan, durup solumadılar mı seni, bakmadılar mı eşsiz manzarana, şahit olmadılar mı güzelliğine, Kız Kulesi'nin öyküsünü dinlemeden mi geçtiler?

Aşk sadece sevdiğinin nefesini solumak mı?Öyleyse İstanbul seni soluyorum şu an..Egzoz kokusundan başım dönse de..Hem de öyle soluyorum ki, derince içime çekip, uzaklaşma benden diye vermiyorum nefesimi geri..Aşk sevdiğini her yönüyle kabul etmek mi? Ben de seni kabul ediyorum derdinle..

İnsana duyulan aşkın ömrü iki seneymiş, sana duyulan aşksa yıllarla değil, asırlarla ifade edilebiliyor ancak..Sen ki  önce Fatih'in fethettiği sonraysa milyonların keşfettiği, fethettiğisin..Sen fethedilenlerin en muhteşemisin..Sen İstanbul'sun, İstanbul sensin..


şarkı

      

10 Eylül 2011 Cumartesi

her hikaye bir hayat


Milyarlarca insanın yaşadığı bu evrende, bir o kadar da hikaye var elbette..Her insanın yaşanmış bir hikayesi olduğu gibi, henüz taslak halinde olan kendinin bile bilmediği hikayeleri ile devam etmekte ömrü..

Çok sevdiğimi söylemiş miydim hikayeleri? Farklı iklimlerde, farklı coğrafyalarda kimi zaman tanıdık kimi zamansa dudak uçuklatan cinsten hikayeler..Birisinden dinlerken genelde "yok bu kadarına ben katlanamam", "nasıl dayandın" şeklinde yorumlar yapılsa da kendi başına katmerlileri geldiğinde öyle de bir dayanıyorsun ki..

Kimsenin hikayesi kimseninkine benzemez dense de, aslında yaşananlar çok benzer..Kişilik farklılıklarından tepkiler farklı olabiliyor veya başa gelenler..Sonuca baktığınızda rengarenk öyküler çıkıyor ortaya..

Kimi  acısıyla baharatlanmış, kimi yokluğuyla, kimi varlığıyla tatlandırmış öyküsünü, kimiyse aldatmayla..Allanmış pullanmış hikayeler de var tabi, yaşayanın renkliliğinden o aslında, yoksa hayat dediğiniz şey çok standart..

Kişinin dünyaya bakışı yemek, içmek, üremekten ibaret değilse, keşfedecekleri varsa değişik alanlarda hikayesi de çizgi dışı oluyor..Küçülen dünyada bu hikayelere ulaşmak hiç zor olmasa da yaşayanın ağzından dinlemek daha gerçekçi oluyor..

Elbette okumak da zevkli, eğer aksini iddia edersem kendimle çelişirim.Ben okurken kendi sesimle okuyorum, kendi algımla algılıyorum olayı..Her ne kadar noktalama işaretleri yardımcı olsa da bana vurguları anlamamda, kişinin kendi sesiyle, duruşuyla, bakışıyla, mimiğiyle anlatacağı hikayenin yerine geçmez okumuş olduğum..

"Bir yazı yazıldığı an sahibine aittir..Paylaşıldığı an okuyana ait hal alır."Böylece okuyanın duygu düşünce etkisi eklenince yazıya bambaşka bir boyut kazanır yazı..

İşte bu yüzden ben hikayeleri dinlemeyi severim..Kurgusuz, yaşandığı gibi, tüm sıcaklığıyla, yaşayanın canlı aktarımıyla..O zaman yalın halde anlamlandırıyorum yaşananları, kendimden birşeyler katmadan, tek sesli dinleyebiliyorum..Bazen çok şaşırıyorum dinlediklerime, bazense ne kadar sığ baktığımı farkediyorum, tekdüze düşünerek..

Evet insanız hepimiz, çok benzer ama çok farklıyız..Her insan bir hikaye, her hikaye bir hayat..Öyleyse yaşanmış her hayat kazanılmış bir değer olsun..