31 Temmuz 2011 Pazar

yalnızlık



"İnsan yalnız doğar, yalnız ölür." Yüzeysel olarak okunduğunda çok klişe bir cümle..Derin düşünüldüğündeyse iç karartıcı, karalar bağlatıcı türden..Bir çoğu tarafından kabul görmeyen bir gerçek..Sahte kalabalıklara aldanan, kendini yalnız olmadığı dönemlere kaptırıp, hep öyle olacağına inandıranlar için, anlamsız bir gerçek..

"Hayat" bize armağan edilen, her anında başka bir anlam barındıran yaşanılası hayat..Bir çok şeyle özleştirilir de bana en yakın geleniyse merdiven...Basamaklardan ibaret bence hayat..Her basamak başka durumlar içermekte..
Yukarı çıktıkça, yaşam kalitesi de yukarı çıkmıyor her zaman..Ya da inişe geçildiğinde her konuda iniş olmuyor..

İşte o basamaklarda bazen varlıklarından mutlu olunan, bazense geride bırakılıp üzeri örtülmek istenen kişiler girer hayatlara..Onlar yalnız olmadığı hissi uyandırır insanda ama basamak değiştiğinde ya geride kalırlar ya da beraber gibi görünse de derin yalnızlıklara terk ederler insanı..

En derin yalnızlıklar en kalabalıklarda olmaz bazen..Ailesinin, en sevdiklerinin yanında, en güvende olduğunu hissettiğinde belki de  en yalnızdır, en korunmasızdır insan..En savunmasız anında, en zayıf olduğunda en yalnızdır..O zaman kalabalıklar önem taşımaz işte..Hatta daha da yalnız olmak ister, ses duymak istemez kaldırabildiği tek ses, kendi sesidir..Kimi zaman ona bile dayanamaz..

O basamakları ön göremez insan, her basamakta yaşayabilecekleri kendi içinde gizlidir..Bilebilse belki ona göre davranır, gardını alır, düşmez yalan kalabalıkların büyüsüne, rehavetine..Sonra vakti gelince anlamanın hayatta yalnız olunduğunu, kötü hissetmez o kadar kendini..

Severim ben yalnızlığı, bilirim insan ne kadar sosyal bir varlık olsa da, eşsiz, dostsuz, arkadaşsız yapamasa da yalnız gelmiştir, yalnız gidecektir..Yol boyunca ona yarenlik edenler olacaktır..Hepsiyle farklı kazanımlar edinecek, farklı paylaşımlar yaşayacaktır..

Seçim bu noktada devrede, o yol arkadaşlarını seçmede..Ruhların aynı tellerden çalanlarını bulmakta marifet..Eğer o denk gelirse işte zaman, yalnızlık bile güzel olur..

şarkı bu..

kendimle baş başa



En sevdiğim anlar, herkesin uykunun kollarına kendini bıraktığı, ya da odasına çekilip kendisiyle baş başa kaldığı saatler..Onların yokluğu değil elbette bana iyi gelen, benim kendimle kalmam vazgeçemediğim..Günün yorgunluğuna rağmen hemen uyku moduna girmeden, usulca kendimle konuşmak, bir kaç sayfa okumak, belki bir kaç blog ziyareti, sosyal paylaşım siteleri ya da şu an olduğu gibi bir şeyler karalamak..

Karalamak sanki kötü bir tanımlama gibi geldi bana..Ben karalamıyorum ki şu an kendimle konuşuyorum, yetmiyor, kalıcılaştırıyorum, yetmiyor bir de şahit tutuyorum konuşmalarıma..Okurları dahil ediyorum sohbetime..Biliyorum onlar sessiz katılımcı ama merak etmeyin ben onların yerine müdahalelerde bulunuyorum kendime..Tek başına satranç oynar gibi, bir kendi yerime hamle, bir de karşımdaki için..

İnanılmaz yorgunum şu an, ayaklarıma kara sular indi deyimiyle örtüşürcesine..Yumuşacık yastıkta uykuyla buluşmak, rüyalar aleminde hayat bulmak  varken, tercih etmiyorsam sebebim kendimle olan randevum..

Hatırlıyorum da çocuklar küçükken, çok hareketlilerken, enerji patlamaları yaşarlarken, onlar uyuduğunda kendimi yeniden doğmuş hissederdim..Saat kaç olursa olsun kendimle buluşur, geceyi dinler, sessizliğe, dinginliğe hayran kalır, kendimi ertesi günün hareketine hazırlardım..

Hatta uyku saatleri gelmeden uyutmak için her türlü yöntemi denemişliğim de vardır..Ahhh günler hiç bitmeyecek sandığım, kendime hiç zaman ayıramayacağımı düşündüğüm günler çooook gerilerde kaldılar..Evet şimdi bebek, çocuk hareketliliği yok ama ben hala aynı ben..Yalnız kalma seanslarına hep ihtiyaç duyan, sessizlikte kendini dinleyen ben..

Öyle dertlenen türden değil söylemler, tam aksi dertleri hafife alan, sessizliğin keyfinden, her şeyi pozitif hissettiren düşünceler, sesler..Çözümsüzlüğü bile çözüm kabul edip çözüme gidilen terapiler..

Şimdi herkes  odasında, sesler devam ediyor, konsantrasyonumu bozuyorlar, bir an önce uyusunlar..Beni benimle bıraksınlar..Galiba ben  huysuz bir yaşlı olacağım, belli bir sürede sosyalleşmek, sonra kabuğuma çekilmek istiyorum..Evimde kalmaktan vazgeçemiyorum, bir yerde kalma fikri bile rahatsız edici geliyor, şayet seyahat değilse..Arkadaşları, aileyi kalmamak için ikna ediyorum bazen kırıcı olmak pahasına..

Şimdi yalnızım, mutluyum, kendimleyim..Seviyorum kendimi, hayatımda var olan herkesi, her şeyi..En çok da sessizliği, geceyi, sükuneti..Konuşmayı sevmek, sükutu sevmemek anlamına gelmiyor demek ki.Öyleyse susuyorum "söz gümüşse sükut altındır" ne de olsa ...
                             

30 Temmuz 2011 Cumartesi

ilk göz ağrısı..

Elif Özkan


Bugün benim için özel bir gün..Elma yanaklı kızımın, ilk göz ağrımın doğum günü..Hepimiz çok mutluyuz elbette..Onun büyümesini izlerken, hayatta aldığı yollardaki sağlam duruşundan, özgüveninden, yaşam ve insan sevgisinden, dostluğundan, yardımsever kişiliğinden dolayı çok mutluyuz..

Kendisi gece boyunca doğum günü kutlamalarını kabul ettiği için uyuyor yanımda..Bense on dokuz yıl öncesinden başlayarak bu güne gelen anılar yolculuğu içerisindeyim..Doğumu, ilk yaşı, ilk okula başladığı gün, ilköğretim mezuniyeti, liseyi bitirişi gözlerimin önünde..Hiç geçmeyecekmiş gibi gelen yıllar ne de çabuk bitmiş..Nasıl hızlıca geçmiş ömürden on dokuz yıl..

Neler yaşanmadı ki bu zaman zarfında, hiç biri unutulmadı, günlüklere düşüldü belki de çoğu, acısıyla tatlısıyla..Belleğimdeki anı defterinde hep farklı öyküler yer buldu kendisine..İlk çocuk olmasıyla ilgili belki de hayatımda hep ilkleri yaşattı bana..Zorluklarıyla baş ederken ben, onun var olma mücadelesi verdiğini şimdi anlıyorum..Özerkliğini kabul ettirme, kimliğini bulma çabalarındayken o; üzüntülerimi, kaygılarımı göz ardı edişini şimdi daha iyi anlıyorum..

Birlikte hep deneme yanılma yöntemiyle, kimi zaman  eğlenerek, kimi zaman göz yaşlarıyla, kimi zaman sessizce, ama hep birlikte geçen yıllar, inşallah ilerdeki birlikte geçirilecek yıllara başlangıç olmuştur..

Onun için her şeyin en iyisini dilemek, varsa yapılacak bir şey yapmak, onu hep en iyiye, en güzele, taşımak için çaba sarf etmek, o gülünce gülmek, üzülünce içerlenmek, hep kaygı duymak, hep korkmak hayattan, o yatağında  uyuyunca sadece huzur duymak, dışarıdayken hep aklı onda kalmak, sürprizler yapmak mutlu etmek için, gurur duymak yaptıklarıyla..

Yanlışında karşısında durmak, dil dökmek saatlerce, ikna etmek..Başarması için yanında olmak, ağladığında yanında olmak, güldüğünde yanında olmak..Ömür izin verdiği sürece yanında olmak, hiç bıkmamak, hiç pes etmemek..Annesi olmaktan gurur duymak..Güzel bir ömür dilemek ona, her şeyin en güzelini dilemek..

Gönlünden geçenler hep  iyi olsun ve her şey gönlünce olsun kızım..
                           
              27-07-2011/ çarşamba 02.30


not:elde olmayan sebeplerden şimdi yayınlanmıştır :)


20 Temmuz 2011 Çarşamba

sonbahar mı geliyor?


En sevdiğimin, vazgeçilmezimin, kentimin sıcaktan kavrulduğu günlerde klimanın karşısına geçmiş bloglar arası gezinti yapıyorum.Yazın rehaveti blogları da etkilemiş belli..Sıcak her bölgede etkin mevsim itibariyle, insanlar seyir halinde..Deniz, havuz ferahlamak için gidilecek ilk duraklar elbette..Bir de tatilde kitle iletişim araçlarından uzak kalmak, doğal bir tatil geçirme derdi var tabiki..Sessizliğin sebeplerinden bir diğeri de bu olsa gerek..

Kış insanı olarak, yazın düzensizliğinden, amaçsızlığından, enerjisizliğinden hoşnut olmayan biriyim ama yine de sesimi çıkarmadan, söylenmeden geçirmeye çalışıyorum sayılı günleri..Bakıyorum da en çok sıcağı isteyenler şikayetçi sıcaklardan..İnsanoğlu hep olmayanı istiyor diyorum ne de olsa..Sahip olunanların farkında olunmamasıyla ilgili bir şey bu galiba..O zaten var, cepte..Olmayan isteniyor haliyle..

Ben her şeyiyle kabulüm kış mevsimini.Bitse şu kış artık yaz gelse, kemiklerimiz ısınsa demem, demedim de..Ama sonbahar gelsin, hırkalar, ceketler gözde olsun, akşam serinliklerinde şallar alınsın diyorum galiba..Yapraklar sararsın, dökülsünler birer..Yollar sapsarı olsun yapraklarla..Kuşlar sürüler halinde göç etmeye başlasınlar..Yağmurlar yağmaya başlasın azar azar..Şemsiyeler çantalarda yerini bulsun..

Deniz dalgalansın, geceler uzasın yavaş yavaş, güneş daha az ışıtıp daha az ısıtsın..Dalgalar, denizler selam söylesinler herkese..Yaz gelene kadar bir daha sadece manzarasıyla yetinsinler..Aşklar yaşansın sonbaharda, öyle yaz aşkları gibi kısacık değil ama..Uzun, çok uzun sürecek, sevgiye dönüşecek kalıcı aşklar yaşansın..Bitmesin bir ömür boyu..

Şarkı mı tabi ki bu ..

Havaya girdim şu an, sanki bir serinlik gelmeye başladı..Şarkıdan mı, klimadan mı bilemedim ama iyi geldi..Siz de bunaldıysanız şayet, sonbaharla başlayıp kışa götürün hayallerinizi iyi geliyor, tecrübeyle sabittir..


Her ne kadar her mevsim bir başka güzelse de kış mevsimi en güzelll..


                                                

19 Temmuz 2011 Salı

blogname..



Ne mektup yazmışlığım vardır sevgiliye, ne de yolunu gözlediğim mektuplarım oldu benim..Postacı geldiğinde hiç  heyecanlanmadım  o yüzden..Oysa biz mektupların en önemli kitle iletişim araçları olduğu çağa aittik..

İlk çağdan bahseder gibi hissettim kendimi..Gelişen teknolojinin hızı, on yılları çağ gibi farklı kılıyor birbirinden.On dokuz yaşındaki kızım iki üç yaşındaki zamanlarından, tarihi öncesi çağlar gibi bahsediyor..İnanamıyorum bu duruma bazen..Bir zamanlar ben annemle kuşak çatışması, zamane kavgası yaparken; çağ dışı, eski fikirli olma sırasının bana gelmiş olması şaşırtıcı..

Üzülmüyorum, dert etmiyorum bunu kendime..Biliyorum ki ilerde kızım da çocuğunun yanında böyle hissedecek..Ne kadar yeniliklere açık olunsa da, gündem takip edilse de, bir tık geride kalıyor insan..Kalmalı da, gelenler elbette önde olmalı bizlerden..

Mektup demiştim, çok nostaljik gelse de üzerine yaşlar akıtılan mektuplar, kokulu, renkli kağıtlara aktarılan duygular..Askere, sevgiliye, eşe, kardeşe sıralanan satırlar..Yıllarca saklanan zarflar, sararmış yapraklar..Açıp tekrar tekrar okumalar, "belge niteliğinde" kavramını açıklayıcı, sayfalar..

Tertemiz sayfalara dökülen güzel sözlerle bezeli, sitem, sevgi, aşk dolu mektuplar..Şimdiki maillerin, mesajların yanında ne kadar da saflar, duygu dolular..Bir tuşla silinemez onlar, silinemeyecek kadar yoğun hislerle yazılmışlar..

Şimdi nereden aklıma geldi bilmiyorum, içimden mektup yazmak geldi..Kalemi kağıdı elime alıp değil ama..O kadar alıştık ki klavyeye evet evet burda mektup yazacağım.Elbette bu mektubun bir sahibi olacak her mektup gibi..Hatta birden fazla, kaç kişi okursa o kadar alıcısı olacak mektubumun..

"Sevgili okur,

Mektubuma başlamadan önce selam ederim..Nasılsın iyimisin?Beni soracak olursan ben çok iyiyim..Buralarda hava çok sıcak, evden dışarı çıkamıyoruz..Orda nasıl havalar?Çoluk çocuk ne yapıyorlar?Bizimkiler iyiler yaz tatilinde köye gittiler..Tatil bitince dönecekler.."

Böyle devam etmeyeceğim merak etmeyin sadece küçük bir dokunuş yapmak istedim eskiye :) Varsa paylaşmak istediğiniz mektup anıları, sebep olsun diye bir girizgah..Paylaşırsanız çok keyifli olacağını düşünüyorum..Daha önce yapıldı mı bilmiyorum ama mim konusu bile olabilir?Unutamadığınız, sakladığınız bir mektubunuz var mı mesela?Belki sandıklar açılır, mektuplar varsa fotoğraflarıyla
yoksa anılarıyla paylaşılır ne dersiniz?

sevgileeeer..


                       

veda ederken


"Aslolan iyi bir insandı "denebilmesi için gerektiği gibi yaşamak..Kimin ne dediğine göre yaşamak değil bahsettiğim.Elbette kendi çizgine göre yaşamak, tercihlerini hayata geçirmek, olmak istediğin yerde olmak..Sadece zaman-mekan farkı gözetmeden iyilik düsturuna göre yaşamak..

Hiç zor değil aslında..Hayatın belli evrelerinde karşılaşılan insanlarla kurulan ilişkilerde iyi kelimesinin içini doldururcasına davranmak..Burda " iyi"  derken bir melek gibi  olmaktan söz etmiyorum..İnsanız elbet, hislerimiz, beklentilerimiz, arzularımız, zaaflarımız var.Bunların eşliğinde, varlığında  iyi olmak.

Temel ilke herkesin iyi olmasını istemekten geçiyor..Kendi mutluluklarını, başkasının mutsuzluğu üzerine bina etmemekle, merhametli olmakla, çevrede olup bitene duyarsız olmamakla, elden  geldiğince yardım sever olmakla..

Bunlar, sonradan öğrenilmesi, uygulanması zor değerler..Bebeklikten  beri yoğrulurken kullanılan malzemelerle alakalı tabi..Sonradan eklenenler de olacak elbet, öğrenmeyle gelenin de tadı farklı olacaktır..

Dün katıldığım bir cenazede yapılan son duada, belki de çoğunluk gidene değil, insanın son yolculuğuna ağlıyorlardı..Bir canlının hayata vedasıydı onları böylesine hislendiren, hüzünlendiren..

Ve ne ilginçtir ki o son duada sadece, aile, akraba, komşu değildi bulunan, helallik istenen, yoldan tesadüfen geçenler, orda yaşayan hayvanlar, bitkilerde  o kategorideydi..İşte  hüner herkesin bir gün yaşayacağı o son yolculukta, uğurlamada bulunanların aklından, ruhundan, kalbinden yaş akıtacak kadar "iyi insandı" dedirtmekte galiba..

Yokluğu sadece eşine, dostuna, ailesine üzüntü verecek  bir kişi olmamak gerek öyleyse..Geçtiği her yolda, aldığı her nefeste, bulunduğu her ortamda, insanların dışındaki canlılarda bile  bir boşluk, bir hüzün bırakacak şekilde yaşamak gerek.Hedef ise evrende bırakılacak hoş bir ses..Söylendiği gibi;

"BAKİ KALAN GÖK KUBBEDE HOŞ BİR SEDA İMİŞ..."

16 Temmuz 2011 Cumartesi

otobiyografi



Yine yalnız olduğum akşamlardan birinde bana dalgalar arkadaşlık ediyordu..Ritmik bir şekilde kıyıya vuruş sesleri yalnız olmadığımı hissettiriyor, kulağımı okşamakla kalmıyor, ruhumu da okşuyordu..

Aslında yalnız değildim, yalnız hissetmeme sebep olan bir sessizlik hakimdi evde..Evin klasik kadrosundan iki kişinin eksik olması doğal bir sessizlik ortamına sebep oluyordu..En büyük yalnızlığı, kalabalıklarda hissedebilen ben, şimdi  ise sessizliğin içindeki yalnızlıkla meşk ediyordum..

Ne zamandır aklımda olan bir kitap, şimdi elimde büyük bir ilgiyle beni içine çekmişti..Biyografi okumayı sevdiğimi hissettim bir kere daha, özellikle farklı dönemlerde yaşanmış hayatları okurken büyük bir keyif alıyordum..

Hemcinslerimin yakın veya uzak tarihte yaşanmış ama kendi kaleminden anlattıkları hayatları ilgi uyandırıyordu ben de..Bunu  merak olarak nitelendirmeyin ya da meraklılık, bendeki sadece, kişinin hayatını  kendi aktarımıyla okumak..Hatta okurken okuduğumu değil dinlediğimi, duyduğumu hisseder gibi  okumak..

Okurken kendi hayatımdan benzerlikler bulmak, belki de büyük farklılıklar arasında şaşırmak..Yaşadıklarının bir dram içermesi, zorluklardan mücadele ile kurtulup mutlu sonla bitmesi değil beni çeken, dediğim gibi çok mutlu, sorunsuz, güllük gülistanlık bir hayat da, sahibesi tarafından kaleme alındıysa benim için çekici olmuş demektir..

Evet sözünü ettiğim Ayşe Kulin'in  Hayat ve Hüzün serisinden Hüzün..Öz yaşamını anlatırken aynı zamanda Türkiye ve dünyada öne çıkan olaylarla yaşadığı döneme de ışık tutuyor..

Benim içim o kadar sürükleyici ki yarıladım kısa sürede, sonra durdum hayır bir günde bitirmek istemediğime karar verdim..Biliyorum bugün sonunu görürüm..Hiç yapamıyorum ama ağır ağır okumak istiyorum aslında..

"Hayat" yoktu kitabevinde alamadım..Arayı açmadan onu da okumak istiyorum ki hayatı tam manasıyla bütünleşsin bende..Ondan sonra düşüncemi paylaşmak isterim sizlerle..Okurken karar verdim, yapabilir miyim bilmiyorum ama, bir gün kendi hayatımı yazarak da kalıcılaştırmak..Şimdi değil tabi, ömür olursa altmışlı yaşlarımda, gözlükler gözümde belki de titrek ellerle ama şimdi değil..

İlgi duyacaklar vardır biliyorum, özellikle yakın çevremde..Aslında en çok ben merak ediyorum  yaşamımı, yaşarken atladıklarımı, üstünü örttüklerimi, ağladıklarımı, ağlatanları, gülümsetenleri, güldüklerimi, dönüm noktalarımı, keşkelerimi, kendimden sakladıklarımı..Şimdi düşünmüyorum bunları sadece yaşıyorum sessizce..Günü gelince seslendirmeye karar verdim ömür ve sağlık elverirse..

Ve okurken Ayşe Kulin'in çocuklarını düşündüm..Çocukları gibi düşündüm kendimi okurken, kimi zaman gülümsedim, kimi zaman üzüldüm..Bir de çocuklarından dinlemek isterim aslında ya da okumak,  yazar olayları böyle yaşarken çocuklar cephesinde Hayat nasıldı diye?

Şimdi artık vakit okuma vaktidir..Bu kadar söz yeter..



not: burada sözü geçen kişinin fotoğrafı çekildi, en kısa zamanda başka bir postta sizlerle tanışmayı bekliyor :)